İzmir Psikolog ; psikomer danışmanlık seçkin psikolog ve psikiyatrist kadrosu ile izmir alsancak da psikoloji ve psikiyatri üzerine hizmet vermektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Diğer Sitelerimiz:

www.psikolodoktor.com

www.izmirpsikolog.com

www.psikologpsikiyatrist.com

www.psikiyatristizmir.com

www.psikomer.com

 

HAKKIMIZDA

Web sayfamıza hoş geldiniz

Psikomer Psikolojik Danışma merkezi 10 yıldır bireysel terapi ,ergen ve çocuklara yönelik terapi ve eğitimlerde ölçme ve değerlendirme alanlarında (kişilik testleri, zeka,yetenek testleri,nöropsikolojik testler) uzman kadrosu ile hizmet vermekteyiz.

Dikkat

1-                 Psikolog üniversitelerin psikoloji bölümü mezunudur.

2-                 Davranış bilimcidir.

3-                 Davranışların ve sorunların ardındaki gerçek nedenleri bulup, bu inanç e düşünceleri değiştirerek , bağlı olarak davranış değişikliği sağlamaya yardımcı olur.

4-                 Bireyin kendisi ve çevresi ile ilgili farkındalığını artırıp ve daha etkin iletişim kurmak isteyen, yaşam kalitesini artırmak isteyen bireylerle çalışır.

5-                 İlaç yazamaz ve öneremez.

HİZMETLERİMİZ

 

YETİŞKİNE YÖNELİK HİZMETLER

* Bireysel terapi.

Bireyin kendini tanıma ve değerlendirme yolu ile davranışları hakkında içgörü kazanmalarını sağlayıcı danışmanlık.

 

* Evlilik terapisi.

İlişki içindeki sorunlara yönelik olarak ilişkiyi tanımak, çatışma konularını saptamak, bu süreçle ilgili düşünce duygu ve davranışların ilişki içinde ifadesini sağlamak , beklentileri belirleyip ortak farkındalık yaratarak kendi kararları doğrultusunda ilişkiyi daha sağlıklı sürdürmek veya bitirmek yönünde düşünce duygu ve davranış değişikliği sağlamak.

 

* Aile terapisi.

Aile bireyin büyüyeceği ve varolacağı çevreyi sağlar. İletişim ailede bulunanların yaşam sıkıntılarını, beklentilerini, çabalarını, mutluluklarını paylaştıkları yakın temas içinde birlikte yaşadıkları bir sistemdir.

Aile bireylerinden birinin yaşadığı sorun diğer üyeleri de etkilediği gibi, sistemin işleyişini de etkiler. Amaç ailenin işlevselliğini geliştirerek sorunlarına kendi çözümlerini bulmalarında yardımcı olmaktır.

 

ÇOCUĞA YÖNELİK HİZMETLER;

* Okul öncesi dönemde karşılaşılan sorunların çözümlerine yönelik gelişim testleri.

* Okul öncesi dönemde çocuklar ve aileleri ile yönlendirici ve düzeltici eğitim programları sürdürme.

* Temel eğitim çağına gelmiş çocukta ortaya çıkan özel öğrenme güçlüğü, okul sorunları, davranış ve uyum zorluklarında çeşitli testler uygulayarak ayrıntılı tanıya varmak, düzeltici program hazırlamak ve eğitim vermek.

* Ergenle terapi. Bu döneme ait sorunların başında aile, arkadaşlık ilişkileri, okulla ilgili sorunlar, sınav kaygısı, gelecek korkusu, meslek seçimi gelmektedir. Amaç ergene bu gibi sorunlarını danışmanla birebir görüşerek başetme becerisi kazandırmaktır

EĞİTİM

Anne ve babalar için;

Gelişim dönemleri, anne babalık tarzları, ergenlik çağı ve sorunları aile içi iletişim.

 

Gençler ve öğrenciler için;

Sınav kayısı, kişiler arası etkileşim, sosyal beceri eğitimi, ders çalışma, zamanı etkili kullanma.

 

Şirket eğitimleri

 

MERKEZİMİZDE UYGULANAN TESTLER

 

ÇOCUĞA YÖNELİK

WISC-R genel yetenek testi

Özgül öğrenme güçlüğü

Ankara gelişim tarama envanteri

DENVER gelişim testi

Stanford –Binet zeka testi

CAT kişilik testi

 

ORGANİSİTE TESTİ

Bender –Geştalt görsel motor testi

Benton-C

 

YETİŞKİNLERE YÖNELİK

TAT kişilik testi

MMPI kişilik testi

Rorschach kişilik testi

 

NÖROPSİKOLOJİK DEĞERLENDİRME,

Nöropsikolojik testler

Kısa süreli bellek ve görsel motor koordinasyon testleri

 

 

AKCİĞER HASTALIKLARI

Akciğer Kanseri

Tüberküloz-Verem

Nefes Darlığı

Astım

Bronşit

Öksürük

Zatülcenp

Zatürree


KALP VE DAMAR HASTALIKLARI

Varis
Kolesterol
Çarpıntı
Damar Sertliği
Kalp Ağrısı
Tansiyon
Kalp Romatizması
Kalp Yetmezliği
Kalbin Hızlı Atması-Taşikardi

BEYİN VE SİNİR HASTALIKLARI

Alzheimer-Bunama
Migren

Epilepsi-Sara
Sara Nöbeti
Dil Felci
El ve Ayak Titremesi
Felç-İnme
Kuduz
Menenjit
Siyatik
Beyinde-Ur (Tümör)

GÖZ HASTALIKLARI

Astigmat
Myop
Hipermetropi
Arpacık
Göz Tansiyonu
Göz Tembelliği
Katarakt
Şaşılık
Gece körlüğü
Göz Ağrısı
Göz Kanlanması
Göz Kaşıntısı-Göz Alerjisi
Göz Kuruluğu-Göz Sulanması
Gözkapağı Şişliği

AĞIZ VE DİŞ HASTALIKLARI

Ağız Kokusu

Diş Eti Hastalıkları
Ağız Kanseri
Ağız Yaraları

Jinjivit
Peltelik
Pamukçuk

EKLEM HASTALIKLARI

Romatizma
Ayak Burkulması
Çıkıklar
Bel Fıtığı
Gut-Nikris

RUH HASTALIKLARI

Alkol Bağımlığı
Panik Atak
Otizm

Aşırı Uyuma
Hiperaktivite ve Dikkat Eksikliği
Depresyon
Stres
Tik
Öfke
Şizofreni
Kekemelik
Uykusuzluk
Uyurgezerlik
Çocuk ve Bebeklerde Uykusuzluk

BAĞIRSAK VE ANÜS HASTALIKLARI

Hemoroid-basür

İshal
Bağırsak Gazı
Bağırsak İltihabı
Bağırsak Kanaması
Bağırsak Solucanları-Parazitleri
Dizanteri
Kabızlık
Kolera Hastalığı
Onikiparmak Bağırsağı Ülseri
Tifo

BESLENME HASTALIKLARI

Şişmanlık-Obezite

Zayıflık


KAN HASTALIKLARI

Akdeniz Anemisi
Hemofili
Kansızlık-Anemi
Lösemi-Kan Kanseri
Lenfoma
Sıtma
Veba
Kan
Demir Eksikliği
Pernisyoz Anemi
Folik Asit Anemisi
Talasemi
Kan Grupları

İLKYARDIM

Elektrik Çarpması
Yılan ve Akrep Sokması
Donma
Göz Kulak Burun Boğazda Cisim
Arı Sokması
Böcek Sokması
Zehirlenmeler


BULAŞICI HASTALIKLAR

Hava ve Solunum Yoluyla Bulaşan Hastalıklar
Su Ve Besinler Yoluyla Bulaşan Hastalıklar
Cinsel İlişki İle Bulaşan Hastalıklar
Öpüşme İle Bulaşan Hastalıklar
Hastane Enfeksiyonları
Hepatit B Enfeksiyonu
Çocuklarda Bulaşıcı Hastalıklar

Bulaşıcı Hastalıklardan Korunma Yolları


DİĞER HASTALIKLAR

Abse

Alerji
Apandisit
Yüksek Ateş
Topuk Ağrısı
Ayak Şişmesi
Ayak Terlemesi
Baş Ağrısı
Baş Dönmesi
Bayılma

Bel Ağrısı
Boyun Tutulması
Boyun Ağrısı
Burun Tıkanıklığı ve Akıntısı
Diş Ağrısı
Dolama
Aşırı Terleme
Fıtık
Fil Hastalığı
Fistül
Halsizlik
Havale
Hıçkırık
İştahsızlık
Kan Tükürmek
Kanser
Karın Ağrısı
Kaşıntı
Kırıklar
Kulunç
Kusma
Kıl Dönmesi
Ödem
Sık İdrara Çıkma
Şarbon
Tifüs
Yanık
Organ Bağışı




KARACİĞER HASTALIKLARI

Hepatit A

Hepatit B
Hepatit C
Siroz
Sarılık
Karaciğer Büyümesi
Karaciğer Yağlanması
Karaciğer Yetmezliği
Safra Kesesi İltihabı
Safra Kesesi Taşı

MİDE HASTALIKLARI

Mide Kanseri
Reflü ve Beslenme
Endoskopi
Gastrit
Hazımsızlık
Mide Yanması
Mide Ülseri
Mide Tembelliği

KULAK BURUN BOĞAZ HASTALIKLARI

Meniere
Bademcik iltihabı

Boğaz Ağrısı
Faranjit
Burun Kanaması
Burun Tıkanıklığı
Guatr
Hamilelikte Guatr
Haşimato Hastalığı
Kulak Ağrısı ve Orta Kulak İltihabı
Kulak Akıntısı
Kulak Çınlaması
Kulak İltihabı
Difteri-Kuşpalazı
Sağırlık
Ses Kısıklığı

CİLT HASTALIKLARI

Selülit
Sedef Hastalığı

El Egzamaları
Cilt Çatlakları
Akne
Çiller
Kırışıklık-Leke ve Sivilce İzleri
Vitiligo

Cilt Alerjileri
Ayak Çıbanı
Çıban
Deri Kanseri
Egzama-Kurdeşen
Kan Çıbanı
Kellik
Kör Çıban
Nasır
Saçkıran
Sakal İltihabı
Sıraca
Siğil
Şirpençe
Temriye
Uçuk
Uyuz
Yılancık-Erizipel

KADIN DOĞUM HASTALIKLARI

Düşük Tehdidi
Dış Gebelik
Gebelik Sonrası Depresyon
Endometrium-Rahim Kanseri
Meme Kanseri
Adet Görememe
Menopoz
Vaginusmus
Miyom
Vajinal Mantar
Ağrılı Adet
Adet Düzensizliği

Loğusa Humması-Albastı
Aşırı Adet Kanaması
Adet

KEMİK HASTALIKLARI

Kemik İltihabı
Kemik Veremi
Kemik Yumuşaması-Osteomalazi
Kemik Erimesi-Osteoporoz

CİNSEL HASTALIKLAR

Penis Kırılması
Andropoz

Ağrılı Cinsel İlişki
Aids
Bel Soğukluğu
Boşalma Güçlüğü
Empotans (Sertleşme Bozukluğu)
Erken Boşalma
Ereksiyon Sorunu
Frengi
Geç boşalma
İktidarsızlık
Kısırlık
Klamidyoz
Kısırlık Nedenleri
Penis Eğriliği
Penis Ağrısı-Şişmesi
Penis Büyüklüğü
Sperm Alerjisi

SOLUNUM HASTALIKLARI

Nezle
Horlama
Sinüzit
Grip
Adenit
Saman Nezlesi


BÖBREK VE İDRAR YOLLARI HASTALIKLARI

Mesane Kanseri
Böbrek Kanseri
Varikosel ve Tedavisi

Prostat
İdrardan Kan Gelmesi-Hematuri
Sistit-İdrar Yolları İltihabı
Nefritler
Böbrek İltihabı
Böbrek Kumu
Böbrek Taşı
Böbrek Yetmezliği
Böbrek Nakli
Üremi
İdrar Yollarında Yanma

HORMON HASTALIKLARI

Diyabet-Şeker Hastalığı



ERKEK HASTALIKLARI

Erkekte Kısırlık



KAS HASTALIKLARI

Kramp


ÇOCUK HASTALIKLARI

Bebeklerde Gaz Sancısı
Bebeklerde Kabızlık
Yeni doğan Bebekte Sarılık

Altını Islatmak
Boğmaca
Kızamık
Çiçek Hastalığı
Çocuk Felci
Kabakulak
Kızamıkçık
Kızıl
Su Çiçeği

 

 

Bir düşünür için en şanssız durum bu olsa gerek. Çünkü ço­ğunlukla kimse bir akıl hastasının söylediklerine inanmak istemez. Oysa bir düşünürün değerini oluşturan yalnızca eseridir. Buna ko­şut olarak birkaç yazı yayınlandı ülkemizde. Bu yazıda psikiyatrinin tutsağı bu büyük düşünürden hareketle psikiyatrinin temel sorun­salına yaklaşmak istiyorum.

Psikiyatri bir sfenkstir.

Kişiler arası ilişkiler, sosyoloji, derinlikler psikolojisi, psikoana­liz, kültürler arasındaki farklılıklar, transkültürel psikiyatri, antropoloji, beynin organizasyonu, deneysel nörofizyoloji, beynin kimyasal yapısı, kimyasal ileticiler, iyonlar, çeşitli ilaç etkinlikleri, nöropsiko­formakoloji, elektronik beyinler, kibernetik vs. bütün bu ilk bakışta birbirinden çok uzak görünen kavramlar, psikiyatri disiplini içinde belli bir anlam taşır. Psikiyatri adeta bir geçiş alanıdır, sınırda bir bilimdir. Bir yanı ile diğer tıp disiplinleri ile birlikte uygulamalı bir doğa bilimi iken, psikoloji, sosyoloji ve antropolojinin alanlarına doğru uzanır.

Bu neden böyledir? Çünkü akıl hastalığı semptomları coğun­lukla Kişiler arası ilişkilerde açığa çıkar. Ancak kişiler arası sosyal ilişkilerin oluşmaya başladığı, toplumsal iş bölümü ve rollerin yer­leştiği toplumlarda bir akıl hastalığından söz edilebilir. En azından akıl hastalığı ile toplum arasında sıkı bir ilişkinin olduğu açıktır. Öte yandan beynin örgütlenmesinde oluşan bir değişikliğin kendisini kişiler arası ilişkilerde gösteren hastalıklara neden olması da göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur.

İşte bu genel çerçeve nedeniyle psikiyatri yoğun tartışmaların alanı olagelmiştir. Burada iki temel görüşü ayrımsamak olasıdır:

Dinamik-sosyokültürel görüş: Bu görüşe göre akıl hastalığı psi­koseksüel gelişimin ilkel aşamalarında saplantı (fiksasyon) ve ge­rileme (regresyon) kavramlarıyla (Freud), intra uterin yaşamdan kopuşun yarattığı ayrılık anksiyetesi temeli üzerinde gelişen bireyin ilişkilerinin bozulması kavramı ile (O. Rank), insanın çevresini saran yabancı dünyanın yarattığı temel anksiyite kavramı ile (K. Horney), kişiler arası ilişkiler ve yakın çevrenin beğenisini kazanamamam kay­gısı ile (S. Sullivan) açıklanmaya çalışılır.

Organik öğretilere gelince: Bunlar akıl hastalığının kökeninde beynin belli bir bölümünün fizikokimyasal bir dengesizliğini söz ko­nusu ederler.

Kuşkusuz bu görüşleri belli ölçüde uzlaştırmaya çalışan görüş­ler de vardır. Söz gelimi organodinamik öğreti: Bu görüşe göre akıl hastalıklarının temelinde organik bir bozukluk vardır. Fakat bu lez­yon nedeniyle psişik yaşamda yalnızca bir 'çözülme' oluşmaz fakat daha alt bir düzeyde, gelişiminde dinamik faktörlerin rol oynadığı bir yeniden örgütlenme de söz konusudur.

Psikiyatrinin bu ikilemi aslında pratik ve teorik ilginç sorunlar ortaya koyar. Dinamik görüşlerin en ateşli savunucusu psikiyatlar dahi zaman zaman ilaç kullanır. Bunu yaparken psişik bir bozukluğu fizikokimyasal bir süreci etkileyerek düzeltmeye girişmelerine kar­şın sorunu tam açıklığında kendi görüşleriyle bütünleştirip ortaya koymaya çalışmazlar. Öte yandan psişik bozuklukların kökeninde fizikokimyasal/biyolojik bir sürecin olduğu görüşü bazı epistomo­lojik sorunlar ortaya koyar. Söz gelimi Szasz'a göre psişik bozuk­lukların kökeninde fizikokimyasal bir sürecin olduğu görüşü epis­tomolojik bir hatadır. Organik görüşü savunanlarsa, hekimce bir tutumla bu düzeyde bir tartışmaya çoğunlukla girmemektedir. Bu yazıda psikiyatrik hastalıkların organik temelinin ortaya koyduğu epistomolojik sorun söz konusu edilecektir. Yani tartışma tıbbi değildir.

Söz gelimi psikiyatrinin öteden beri temel hastalığı olan şizofre­ni konusunda tartışma tıbbi düzeyde sürüyor: Hergün kimyasal ileti bozukluğunu doğrulayacak yeni laboratuar bulgular yayınlanıyor. Artık etki mekanizmalarını bildiğimiz çeşitli ilaçların, bu hastalığı sağaltımında yerinin olması, bu alandan gelen verilerin diğer labo­ratuar verilerle uyuşması bu görüşü destekliyor. Dahası, hayvan­larda normal davranışlara neden olan amfetamin, LSD gibi drogların insanlarda 'Model Psikozlar' denen şizofreniye benzer tablolar yaratması ve bu droglorın beyinde meydana getirdiği bilinen fiziko­kimyasal değişikliklerin şizofreni sağaltımında kullanılan ilaçların etki mekanizmalarından çıkan sonuçlara uygunluk göstermesi de du­rumun fiziko-kimyasal-biyolojik kavranışına önemli katkıda bulun­maktadır.

Ancak şizofreniyi laboratuarda değilde klinikte, hasta ile karşı karşıya iken anlamaya çalıştığımızda görünüm bir anda değişir. Bu düzeyde olay, fiziko-kimyasal-biyolojik bir süreç olarak değil fakat insani, toplumsal bir fenomen olarak görünür. Hastanın sunduğu kaosta her şey ancak bir psikoanalizci gözüyle yerli yerine oturtulabilir. Birbiriyle uyuşmaz gözüken şeyler bir anlam kazanabilir. Böy­lece bakınca karşımızda iki ayrı şey: Bir fiziko-kimyasal bir de sos­yal süreç duruyor gibi gözüküyor. Oysa ki bunlar bir ve aynı şey. Bu bağlamda psikiyatri aşması gereken çelişkiler taşıyor. Bu tıpkı optikteki, partikül-dalga çelişkisinin daha üst bir bileşimde bütün­leşmesine benziyor. Denebilir ki bugün psikiyatriyi daha öteye götü­recek çelişki de budur.

Ancak olay, çok daha felsefi bir anlama da sahiptir. Özellikle epistomolojik bağlamda.

Olayı şöylece ortaya koyalım: Yeni ontolojinin kurucularından N. Hartmann varlık evreninde dört varlık tabakası görüyor. Bunlar maddi, organik, psişik ve 'geist' varlık tabakalarıdır. Hiç kimse maddi olanlar psişik ve 'geist' varlığını birbirinden ayırmakta güçlük çek­mez. Bu tabakalar otonomdur, fakat birbirine bağlıdır da. «Yüksek tabaka aşağı tabakanın üzerinde durur ve aşağı tabaka tarafından taşınır. Fakat bununla beraber ona karşı hürdür.»

Nitekim «psişik alan organik tabakanın üzerinde bir tabaka teşkil eder. Fakat biz psişik olanla karşılaştığımız her yerde onu or­ganik olana bağlı olan onun tarafından taşınan bir varlık olarak görürüz... Eğer bundan psişik olanın organik alan kanunlarından başka özel kanunlardan yoksun olduğu sonucunu çıkarırsak feno­mene gözlerimizi kapamış oluruz. Psikoloji, özel psişik alanda özel psişik kanunların hüküm sürdüğünü şüpheye yer vermeyecek bir açıklıkla gösterdi.»

Öyleki bu kanunlar otonomdur ve başka hiçbirşeyden tümden­gelimle çıkarılamayacağı görülmektedir.

«Yukarıdaki tabakanın alttaki tabakaya bağlılığı onun otono­misinin, sınırlanması demek değildir. Alttaki tabaka, üstteki için ta­şıyan bir temel, bir 'Conditio sine qua non'dur. Yukarıdaki tabakanın özel yapısı bu temel üzerinde sınırsız bir hareket serbestliğine sahiptir.

Her tabakanın kendi içinde geçerli kanunları vardır ve bunlar bir başka tabakaya uygulanamaz. «Eğer bir alanın kategorileri ya­pısı başka olan yüksek alanlara kadar ilerliyorsa o-kategorilerin bu yeni alandaki rolleri ikinci derecededir ve 'bu alanın özel fenomen­lerini açıklamada yeterli' değildir.

Öte yandan nörofizyoloji ve psikiyatri ilginç bir aşamadadır. Bu­rada artık psişik, emosyonel olaylarla fiziko-kimyasal-biyolojik sü­reçler kesişmektedir. Denebilir ki tüm psişik süreçler aynı zamanda bir başka düzeyde fiziko-kimyasal bir süreçtir. Bu durum ilk bakışta hemen onaylanabilir, bazılarına ise çok ters gelebilir. Üstelik bu du­rumu hemen onaylamak da yadsımak kadar değer taşır. -«Anlam», «değerlendirme», «duygulanım» gibi kavramların aynı zamanda fi­ziko-kimyasal bir süreç oldukları üzerinde düşünülmesi gereken bir sorun oluşturur. Şöyle bir örnek verelim: «Sınavda başarılı oldun.» cümlesi bir kişiden diğerine iletilmede iki farklı 'varlık'a sahip gibi gözükmektedir. İster konuşarak yani havanın belli bir titreşimiyle ya da Mors alfabesiyle veya ışık yakıp söndürmeyle oluşturulmuş bir iletişim sisteminde iletilmiş olsun herşeyden önce bu mesajın fiziksel bir 'varlık'ı vardır. Ancak bu fiziksel varlığından öte bunun dışında birşey olarak da görülmektedir. Bu da taşıdığı anlamdır. Şimdi bu 'anlam' fiziksel varlıktan başka birşeydir, psiko-sosyal bir olgudur. Mesajın fiziksel varlığı yalnızca bir « taşıyıcı temel» olarak bir «Conditio sine qua non» olarak söz konusudur. Fiziksel taşıyıcı temel şöyle ya da böyle olabilir, fakat zorunlu olarak olmalıdır, ancak değeri de taşıyıcı olmaktan öte değildir. Burada biri taşıyan, iki ayrı şeyle karşı karşıya olduğumuz düşünülebilir. Olayı bir adım öteye götürelim: Mesaj şu ya da bu fiziksel taşıyıcı aracılığı ile mesajı alacak olana iletilsin. Bu durumda 'anlam'ı taşıyan fiziksel ta­şıyıcı, enerji kipliğine göre alıcı bir organa ulaşır. (Göz, kulak vs.) Burada, artık bilinen elektro-kimyasal süreçlere neden olur ve belli bir sinir tarafında beyinde ilgili merkezlere ulaşır. Bu durumda iki olasılık, vardır. Diyelim mesaj Mors alfabesiyle iletilmiştir ve alıcı bu haberleşme sistemini bilmemektedir. Bu durumda anlamı taşıyan fizikse!, taşıyıcı özgün olmayan bir fiziksel uyaran olarak beynin belli bir bölgesinde elektro-kimyasal olaylara neden olur. Yani burada ‘anlam’ değil, fiziksel taşıyıcı etkindir.

İkinci durumda mesaj konuşma ile iletilmiş ve alıcı, söz konusu dili biliyor olsun. Bu durumda 'anlam' taşıyan fiziksel uyaran, ilkinden farklı elektro kimyasal süreçlere neden olacaktır. Çünkü (bugünkü görüşle belli bir şekilde protein sentezi ile ilişkisi olan) önceki bil­gilerin (information) oluşturduğu fiziko-kimyasal yapı yeni gelen me­saj için belli bir farklı fiziksel ortamdır. Oysa ki o dili bilmeyen kişi için aynı sesler farklı bir nitelik taşır ve özgün olmayan fiziksel uya­rıcı olarak değerlendirilir. Öyleyse fiziksel taşıyıcı tarafından taşınan ve 'psiko-sosyal' bir olgu olan 'anlam'ın kendisi de bir fiziksel etkili olarak devreye giriyor demektir. Ancak burada bir fiziksel etkili olarak devreye girmesi sorunu ortadan kaldırmaz. Çünkü 'anlam' fi­ziksel bir kategori değildir. Öte yandan alıcının beyninde geçen tüm 'değerlendirme' işleminin fiziko-kimyasal olaylar zincirinden oluş­ması da sorunu çözmez. Aksine, sorun tam buradadır. 'Anlam' fizik bir etkili olarak devreye girse de 'anlam kategorisi' fizik dışı bir kategoridir. Aynen 'değerlendirme'nin bütünüyle fiziko-kimyasal sü­reçler zincirinden oluşmasına karşın, bütünüyle kategori olarak fi­zikdışı bir kategori olmasının (kuvvet, kitle, enerji vs. gibi fiziksel bir kategori olmaması) onun fiziksel süreçler tarafından taşınan fark­lı bir olgu olduğunu düşündürmesi gibi. Yani bütünüyle fiziko-kimya­sal olan bu süreçlerde fizikdışı varlıklar da görülmektedir. Modem ki her 'bilgi varlığın bilgisidir! Var olmayanın bilgisi olamaz!

Koşut olarak, hemiplejinin (felç) beynin belli bir yöresinin ha­sarlanması ile ortaya çıkabileceği bir epistomolojik sorun oluştur­maz. Buna karşın bir akıl hastalığının beynin bir başka bölgesinin hasarlanmasıyla oluşabileceği temel bir epistomolojik sorun ortaya koyar. Çünkü hemiplejide beynin belli bir yöresinde meydana gelen fiziko-kimyasal bir sürecin yine ekstremitenin (kol, bacak) mekanik deviniminin bozulmasına yol açabileceği genel geçer anlayışla ters düşmez. Çünkü yine fizik içinde kalınmış, fiziko-kimyasal süreçler arasında belli bir nedensellik içeren bir ilişki kurulmuştur. Fakat bu kez beynin bir başka yöresinde oluşan fiziko-kimyasal bir sürecin günlük yaşamda birer fenomen olarak algıladığımız «düşünme», «his­setme», «duygulanım», «sevme», «yaratıcılık» gibi 'madde dışı', 'fi­zik dışı'kategorileri etkileyebilmesi epistomolojik bir sorundur. Çünkü fiziğin sınırları aşılmıştır. Fizik, içinde kalınarak ancak fiziko­kimyasal süreçler arasında nedensel bir ilişki kurulabilir. Oysa bu psikolojik kategoriler fiziksel kategoriler değildir.

Şimdi bu durum Hartmann'ın ortaya metafizik bir sorun olarak koyduğu duruma benziyor. «Duyu, temelden birbirinden farklı olan iki alanı, fizik ve psişik alanları yani zaman ve mekâna bağlı bir dün­ya ile sadece zaman içinde olup biten, mekânda yeri olmayan bili­fenomenlerini birbirine bağlıyor. Fiziksel ve psişik olaylar arasında şüphe götürmeyen bir sıra bağlılıkların bulunduğu bilinmektedir. Bunları hem fizyoloji hem de psikoloji hesaba katmak zorundadır. Özel sinir olaylarının özel bili olaylarının ön koşulu olduğu ya da bunun tersi, düşünme olayının sinir enerjisi harcadığından hiç şüp­he edilemez. İstemenin adele enerjisini meydana getirdiği ve özel duyu enerjisinin bilide bir duyu verisini ortaya çıkmasını sağladığı da şüphesizdir. Böyle olmakla birlikte anlatılan bu olayların ilişki­lerinin anlaşılmaz olarak kaldıkları, insandaki psiko-fiziksel yapının birliği olayında metafizik olan irrasyonel unsurun bulunduğu da bi­linmektedir.» Yani «Bir olayın nasıl bir beden olayı olarak başlayıp psişik bir olay olarak sona erebileceği, ya da bunun tam tersi ola­bileceği anlaşılamamaktadır.» Gerçekten de birbirinden farklı iki varlık tabakası varsa bunların arasındaki ilişki ne fizik ne de psişik kanunlarla açıklanabilir. Ancak bu, elimizdeki bili nesnelerinin ger­çek nesnelere denk düştüğü ya da onlardan başka birşey olmadığı varsayımına dayanır. Bu durum ileride açıklanacaktır.

Psikolog, çeşitli psikolojik testlerle duygulanımı, zekâyı, dü­şünceyi dışarıdan objektive edebilir. Bir nöropsikiyatr klinik göz­lemle saptadığı psişik bozukluk semptomlarını sağaltmak için ilaç, yani kimyasal bir madde kullanabilir. İşte bu aşamada hekim, bir adım geriye çekilip hastalığa karşı ne yaptığına baktığında, özünde verdiği kimyasal madde ile fiziko-kimyasal bir süreci etkilemeyi he­deflediğini görecektir.

Bütün bunlardan Hartmann'ın aksine, psikolojiyi fiziko-kimyaya indirgemeye çalıştığımız sonucu çıkarılmamalıdır. Kuşkusuz salt fi­ziko-kimyasal kategorilerle psişik olaylar kavranamaz. Psişik olay­ları kavramak için bu düzeye özgü kategorileri 'üretmek' gerekir. Ancak burada söz konusu olan bu iki disiplinin farklı yöntem ve araçlar kullandığı ve farklı birer temel «sorunsal»a (problematique) dayandıklarıdır. Öyle ki bu bilimlerden her biri için söz konusu olan problem ancak kendi temel sorunsalları içinde anlam taşır. Öyleyse problem tek başına bir problem değildir. Belli bir sorunsalda bir problemdir. Doğa bilimlerinden bir örnekle yaklaşalım: Kimyasal olaylar, kategoriler, atom düzeyinde fiziksel olaylardır. Tıpkı psişik olayların fiziksel, olaylar ile kesişmesi gibi. Bu durum kimyanın fi­ziğe, psikolojinin fiziko-kimyaya indirgenmesini getirmez. Çünkü kimyasal olaylar ancak onları kavramak için üretilen kimyasal katego­riler 'ağı' ile kavranabildiği gibi psişik olaylar da psikolojik katego­rilerin üretilmesini gerektirir. Üstelik atom fiziğinin sonuçlarının kimyasal, kategorilere doğru uzanması da zaman içinde ve mantıksal olarak kimyasal kategorilerin üretilmesini izler. Fakat nasıl oluyor da aynı sorunun iki ayrı yanıtı olabiliyor? Nasıl oluyor da kimyasal olaylar hem 'çözünürlük', 'uçuculuk' vs. gibi nitel kimyasal katego­rilerle, hem de kuanta fiziğinin nicel kategorileri çerçevesinde çö­züm buluyor? Ya da psişik olaylar hem fiziko-kimyasal hem de psi­kolojik kategorilerde e1e alınabiliyor? Bu ancak sorunun birbirinden farklı olması ile olasıdır. Fiziko-kimyanın sorusu psikolojinin sorusu ile aynı değildir, nasıl ki kuanta fiziğinin sorusu kimyanın sorusu değilse. Çünkü soruya biçimini veren üzerinde sorulduğu temel sorunsaldır.

O halde Hartmann'ın koyduğu fiziksel süreçlerin psişik süreç­leri etkilemesi metafizik sorununun çözümüne gidebiliriz artık. Hart­mann'ın temel yanılgısı felsefesinin temelinde bulunan ampirist (gör­gülcü) kuramından kaynaklanır. Althusser'e göre tüm ampirist bilgi kuramının temeli bilgiyi gerçekliğin içerisinde var olan, gerçek bir parça olarak görmesidir. Görgülcülüğe göre, «Bilmek, gerçek nes­neden, (objet réel), özne, (sujet) tarafından nesnenin bilgi denen özünü soyutlamaktır... Verilmiş gerçek nesneden özünü çeken gör­gülcü soyutlama, özneyi gerçek özün sahibi yapan gerçek bir so­yutlamadır. (Abstraction réelle). Bilgi soyutlamadır. Yani özün, onu içeren « gerçek»ten çekilmesi, özün onu içeren ve onu gizleyerek örten «gerçek»ten ayrılmasıdır.»

Gerçek adeta, özsel ve özsel olmayan iki parçadan oluşmuştur. «(Özsel, yani özden başka birşey olmayan) bilgi, gerçeğin içinde, bölümlerinden biri olarak gerçekçe içerilmiştir.» Bilgiyi elde etmek için yapılacak şey özsel olanı kaplayan özsel olmayan 'kabuğu' soy­maktır. Böylece bilgi gerçek olan bir ögedir. Yani bir anlamda bilinin nesnesi (objet de la connesaissance) gerçek nesneye (objet réel) özdeştir.

Hartmann'ın köklendiği fenomenoloji tipik bir görgülcü bilgi ku­ramını içerir. Burada özsel olmayan herşeyin parantez içine alın­ması (rediksiyon) ve böylece elde edilen özsel fenomenin betim­lenmesi sözkonusudur.

Oysa «Bilgiyi üretim olarak, anlamak gerekir». ( «Kafanın dı­şında bağımsızlık içinde» varolan gerçek nesne ile «düşüncenin ürü­nü olan bilinin nesnesi farklıdır». Bunların «kendi öz üretim süreç­leri» de farklıdır. «...Gerçek nesnenin üretim süreci, bütünüyle ger­çekte yer alır ve gerçek gelişimin (genése réelle) gerçek düzenine (l'ordre réel) göre meydana gelirken bilinin nesnesinin üretimi bü­tünüyle bilide (connaissence) yer alır ve gerçek kategorileri 'yan­sıtan' düşünce kategorilerinin gerçek tarihi gelişim düzenindeki ay­nı yeri değil, fakat bilinin nesnesinin üretim sürecindeki işlevleri tarafından onlara sağlanan bütünüyle farklı yerleri işgal ettikleri bir başka düzene göre oluşur»

Öte yandan bir sorunu sorun olarak belirleyen, temel sorunsal­dır. Bilim «ancak belirlenmiş kuramsal bir yapının ... alanında, tüm problem biçimlerinin mutlak belirlenimini oluşturan sorunsalın ala­nında soru sorabilir.» ... «Bir kuramsal sorunsal tarafından belirlen­miş alanda var olan şeyi gören, bir öznenin gözü değildir, tanımladığı sorulara da ve nesnelere de görünen alanın kendisidir.»

Böylece bir kuramın sorunsalı kendi nesnesini üretir. Ve bir kuram için görünmez olan, kuramsal sorunsalının görünmezi, görünmez olarak dışarıda bırakmasına dayanır. Doğa bilimlerinde bu durum açıklıkla görünür. «Nedensellik» fiziğin öteden beri değişmez bir kategorisidir. Ancak bugün atom düzeyinde «nedenseilik» kategorisi ile olaylar açıklanamamaktadır. Örneğin radyoaktif ele­mentlerin yarılanma ömürleri kesinlikle bilinmekte ve formüle edilmektedir. Buna dayanarak da çok kısa bir zaman aralığında dahi kaç atomun parçalanacağı kesinlikle söylenebilinmektedir. Fakat atom fiziği sorunsalında durum tam anlamıyla değişir. Çünkü bu­rada artık hangi atomun ne zaman parçalanacağı söylenememek­tedir, böylece giderek bir «istatistik» fiziği anlayışı yerleşmektedir. «Nedensellik» ve « İstatistik» farklı teorik pratiklerin farklı sorunsalları içinde anlam kazanır. Şu nokta açıklıkla görünüyor ki bilinin nesnesi gerçek nesne değildir. Gerçek kategorilerle kendisi olma­yan düşünce kategorileri bir kuramsal sorunsalda, sorunsal tara­fından üretilir. «Nedensellik» başlı başına doğada var olan ve gör­gülcü soyutlama ile görülebilir olmuş bir nesne değildir. O, ait olduğu temel sorunsalda temel sorunsal tarafından belirlenmiş ve böylece üretilmiş bir kategoridir. Temel sorumuza dönersek, fiziko­kimyasal süreçler ile psişik süreçler arasındaki ilişki, yani psişik sürecin fiziko-kimyasal süreç tarafından etkilenmesi epistomolojik bir sorun oluşturuyordu. Çünkü artık fiziğin sınırlarının dışında bir nedensellik söz konusu gibi görünüyordu. Oysa ki psikolojinin «bili nesnesi» ile fiziko-kimya-biyolojinin «bili nesnesi» birbirinden farklı olmakla birlikte farklı birer «gerçek nesne»ye özdeş değildirler. Psi­kolojik kategoriler belli bir sorunsal içerisinde üretilmiş, dolayısı ile bu sorunsal içinde anlamı olan kategorilerdir ve gerçek nesnenin kategorilerinden farklıdır. Aynı şeyler fiziko-kimyasal-biyolojik kategoriler için de söylenebilir.

Hartmann belli bir teorik sorunsal çerçevesinde üretilmiş ka­tegori sistemlerini varlığa yansıtıyor. Böylece biribirinden ayrı « fi­zik», «organik», «psişik», «geist» varlık tabakalarını görüyor. Oysaki bunlar gerçek nesneler değil, bilinin nesneleridir. Bunlar belli bir so­runsalın nesnesi olarak; bu sorunsal çerçevesinde olanaklı sorun­ların nesneleridir. Ontoloji varlık tabakalarını birbirinden ayırırken aslında gerçek nesne değil, fakat bilginin nesnesi olan nesneleri ayrı ayrı koyuyor. Oysa bunlar gerçek bir varlığa denk düşmezler, bilinin nesneleri belli bir teorik sorunsal içerisinde üretilmiş nesne­lerdir Ontoloji, varlık tabakalarını bir fenomen olarak bulup «betim­lediğini» söylüyor. Fakat, onun bir «betimleme» olması, belli bir kri­tikten yoksunluğunu da birlikte getiriyor.

Psikolojik kategorilerle tanımlanan psişik süreçler nasıl oluyor da fiziko-kimyasal kategorilerle tanımlanan fiziko-kimyasal-biyolojik süreçlerden etkileniyor? Şimdi bu durumu epistomolojik bir sorun olarak ortaya koyan, ya da «metafizik bir irrasyonal» olarak belirle­yen psişik süreçlerin ve fizik süreçlerin ayrı ayrı gerçek nesneler olarak kabul edilmesidir. Gerçeklik insan aklının dışında kendi ba­ğımsızlığında biliden önce ve sonra varlığını sürdürüyor. Bu gerçek nesne, salt belli bir kuramsal sorunsalda üretilen bilinin nesnelerin­den farklıdır. Psişik olaylar, fiziko-kimyasal-biyolojik kuramsal so­runsalda fiziko-kimyasal bir nesne olarak üretilir. Oysa ki psişik olay­lar bir başka sorunsal oluşturan psikoloji disiplini içinde, psikolojik kategorilerle kendini ortaya koyan bir bili nesnesi oluşturur. Fizik disiplini içerisinde kalınarak ancak fiziksel olaylar arasında ilişki ku­rulabilir. Fiziko-kimyasal-biyolojik kuramsal sorunsal çerçevesinde, bir bili nesnesi olarak üretilmiş süreçler bir başka teorik sorunsal oluşturan psikoloji içinde bir başka bili nesnesidir.

Yukarıda «anlam» ve «değerlendirme»nin iki yalıtık varlığa sa­hipmiş gibi göründüğünü söylemiştik. «Anlam» fizik dışı bir kategori olmakla beraber fizik bir etkili olarak devreye giriyor, «değerlendir­me» bütünüyle fiziko-kimyasal süreçlerden oluşsa da kategori ola­rak fizik dışı bir kategori oluşturuyordu. Şimdi bir mesajda iki ayrı varlık «fiziksel bir süreç» ve «anlam» görünmesini, ele alalım. Bun­lar özünde birbirinin üzerine binmiş iki gerçek nesne değil, onu ken­di kuramsal sorunsalı çerçevesinde fiziksel bir süreç olarak ele alan ve böylece bir bili nesnesi olarak üreten fiziko-kimya-biyoloji ve ayni gerçek nesnesi kendi sorunsalı çerçevesinde ele alıp «anlam» ve «değerlendirme» kategorileriyle bir bili nesnesi olarak üreten psi­kolojidir. «Akıl hastalığının kökeni beynin belli bir yöresindeki fiziko­kimyasal bir süreçtir» önermesi de benzer bir epistomolojik karışıklık oluşturuyordu. Fiziko-kimyasal süreçler, fizik içinde kalınarak an­cak fiziko-kimyasal süreçleri etkiler. Olay fiziko-kimya-biyoloji teorik sorunsalı düzeyinde fiziko-kimyasal bir bili nesnesi olarak üretilir. Oysa ki akıl hastası psikoloji laboratuarında ya da klinik gözlemde bir başka sorunsalın çerçevesinde, bu sorunsalın kategorileriyle bir başka bili nesnesi olarak üretilir. Demek ki sözkonusu olan bir ve aynı gerçek nesnenin iki ayrı kuramsal sorunsalda iki ayrı dille iki ayrı bili nesnesi olarak üretiminden kaynaklanıyor. Demek ki Hart­mann'ın koyduğu «metafizik irrasyonel» aslında olmayan bir sorudur.

Bu yazı çerçevesinde, tüm karmaşanın kökeninde organik psi­kiyatrinin iki ayrı kuramsal sorunsalın, iki ayrı dilini kullanmakta olduğunu gördük: Bunlardan biri klinik gözlem ve psikoloji laboratuarının dilidir. Diğeri fiziko-kimya-biyoloji ya da özgün terimiyle nörofizyolojinin dilidir. Oysa her kuramsal sorunsal kendisini kuramsal so­runsal olarak belirlerken kendi «uygun» (adequcte) kategorilerini de üretmek zorundadır. Bu bağlamda psikiyatri de kendi sorunsalına uygun bir dil üretmek durumundadır. Çünkü «eski kavramlar adsız bir olmayanın rolünü umutsuzca oynarlar». Ve bu durumda «rollerle kişiler arasında uygunsuzluk»tan başka birşeyin sözkonusu olmadığı gerçek bir dram oynanır. İşte psikiyatrinin dramı budur ve belki de daima sürecek bir dramdır bu.

Hasta öteden beri hekiminin en iyi öğreticisi olmuştur. En iyi okul hastadır der hekimler. Ancak bugün psikiyatri «HASTA»sından günlük klinik uygulamasının değil, fakat kendi derinliklerini, kendi kuramsal sorunsalını öğrenmek durumunda. Psikiyatrinin tutsağı ve belki temel sorunsalının aydınlatıcısı büyük filozofu...

Bu noktada. Hartmann'ın ontolojisinin akıl hastalıklarının organik köke­ni ile uyuşmayan bir ontoloji olduğunu söylemek istemiyorum. aksine bazı, psikiyatrlar bu ontolojide insanın organo-psişik bütünlüğünün en iyi bir anlatımını buluyor. Burada Hartmann'ın söz konusu edilmesinin nedeni dayandığı epistomolojik çerçevenin akıl hastalığının organik kökeninin ortaya koyduğu epistomolojik sorunda sonuca gitmeyi kolaylaştıracak bir eleştiri nesnesi olarak ele alınabilirliğindedir. Durum ileride daha da belirginleşecek.

Nitekim Hartmann şöyle diyor: …Ruhi ve organik tabakaların üstüste gel­mesindeki ilişkiden canlı ve cansız tabiat tabakaları arasında mevcut olan aynı ilişkiden başka olan bir ilişkidir. Organik varlık maddi olan şeylerin unsurlarını bünvesine aldığı ve onlara şekil kazandırdığı halde ruhi varlık organik şekilleri ve süreçleri olduğu gibi bırakır ve başka ka­rakterde olan olay ve içeriklerin alanı olarak (yani mekânsız ve gayrı maddi) onların üstüne çıkar.
Antidepresan eşittir çağdaş muska

Sosyal psikolog Üstün Öngel... Farklı bir ses. Sivri bir ses. Adana’da kurduğu Psikolojik Yardım Derneği Türkiye’nin ilklerinden... Çevresinden çok övgü alıyor... Ailelere ve çocuklara evde destek programı uyguluyor...

Çok sıkı bir iş yapıyor. Aynı zamanda da antidepresanlar hakkında sert görüşler öne sürüyor. Adam kafadan karşı! Ve kafa atıyor! Kime? Psikiyatriye ve psikiyatristlere. İlaçların sorunu çözmediğini, üstünü örttüğünü iddia ediyor. O, öyle düşünüyor. Ama mutlaka karşı görüşte olanlar, farklı düşünenler de vardır. Bu sayfa onlara da açık. Önümüzdeki günlerde "Hayır kardeşim antidepresan faydalıdır!" diyen psikiyatristlerle de konuşmak isterim...

Depresyonda ilaç kullanımı çok mu yaygın?

- Hem de nasıl. İnkárın kol gezdiği, bilincin mumla arandığı bu dünyada, ilaç, elbette en büyük kolaycılık. İlaçla yasadışı maddeleri ayıran tek şey, birinin doktor eliyle reçete edilmesidir.

Siz ikide bir doktorların depresyonun d’sini gördüklerinde ilacı dayadıklarını söylüyorsunuz...

- Evet çünkü öyle yapıyorlar! Biz de bu çağdaş üfürükçülerin, doktor olduklarını sanıyoruz. Antidepresanlara ve genel olarak psikiyatrik ilaçlara da "çağdaş muska" diyebiliriz. Psikolog Kirsch üşenmemiş, tüm gizli arşivlere ulaşmış ve bulmuş: Ha boş tablet -plasebo- almışsın, ha antidepresan. Gerçekten de ilaç, sorunu tedavi etmiyor, sorunun üzerini örtüyor. İlacı bıraktığında -ki bir gün bırakıyorsun- sorunlar daha büyümüş olarak karşına çıkıyor.

Antidepresan kullanımı giderek artıyor mu, sizin böyle bir tespitiniz var mı?

- Türkiye’de 3 yaşında çocuklara bile verdiklerini görüyorum maalesef. Artıyor ve artacak da. Bu gidişin önüne geçilemez. En azından böyle bir sonucu görmeye benim ömrüm yetmez.

Ne demek istiyorsunuz? İlaç yazan bütün doktorlar kötü niyetli mi? Bu ilaçların hiç mi faydası yok?

- Klasik bir lafla cevap vereceğim: "Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir."

Bu ilaçların, hafifi, ağırı var mı?

- Ağırı var tabii. Felç edeni var, öldüreni var, intihar ettireni... Ama beynin neresine, hangi spesifik noktasına nasıl etki ettiği konusunda bilimsel kesinlik taşıyan bir araştırma yok.

Benim gördüğüm bir sürü insan Lustral alıyor. Ne gibi bir zararı olabilir ki?

- Daha önce de söyledim. Bu ilacın fizyolojik olası zararından çok, inkárı pekiştiriyor olması önemli. Antideprasan alınca kimse kendisiyle, yaşamıyla yüzleşmiyor, yüzleşemiyor, herkes kaçak...

İlaç nelere yol açıyor peki? Tepkisizlik mi? Sinirlenmemek mi?

- Evet. Mesela tecavüze uğramış ve içinde ciddi bir kızgınlık olan biri kuzu gibi oluveriyor. "Küntleşme" gerçekleşiyor. İlaç alırken bana gelenleri hemen tanırım. İfadesiz bir surat. Kapalı ve ne zaman patlayacağı belli olmayan bir bomba gibi tehlikeli...

İlacın insanın içindeki şiddeti artırdığına dair iddialar da var...

-Ne iddiası, bunlar araştırma bulgusu! Psikiyatrist David Healy 2000’den beri yaptığı sayısız araştırmayla bunu kanıtladı. İntihar ve yıkım eğilimi belli bir grup antidepresan kullananlarda tam 6 kat artıyor.

Sizin bildiğiniz böyle vakalar var mı?

- Geçen yıl Adana’da 15 yaşında bir kız, antidepresanları kullanmaya başladıktan bir hafta sonra intihar etti. O gençte daha önce de intihar eğilimi olabilir. Ama duyguları bunu yapmasını önlüyordu. İlacı aldığında, hem duygusuzlaşıyor, hem de ilaç onu harekete geçiriyor. Herhangi anlamlı bir amaç yok yaşamında, o da düşündüğü tek şeyi duygusuzca gerçekleştiriyor, intihar ediyor.

Bu son Başak olayında, genç kız, ilaç yüzünden cinnet geçirip annesini öldürmüş olabilir mi?

- Buna cinnet demek doğru değil. Annesiyle bir kaç saat önce tartışmış, odasına çekilmiş birinden söz ediyoruz. İlacın etkisi bence çok açık. Tam da psikiyatrist David Healy’nin sözünü ettiği durum. O kız ilaç altında olmasaydı, anlamlı bir psikolojik yardım almış olsaydı, anne-babasının ona yaşattığı kábustan kurtulmanın doğru yollarını bulabilirdi...

Başak olayında durum nedir: Zaten sorunluydu. Bir an geldi gözünü mü karartı? O normal bir insan, bir anda kendini kaybetti. Mi?

- Ailesinin ve psikiyatrinin kurbanı o...

HERKES KAÇAK

Depresyon nedir, hastalık mı?

- Eski çağlardaki hayalet hikáyeleri gibi... Hayaletler ne kadar gerçekse, bir hastalık olarak depresyon da o kadar gerçek! Herkesin duygusal çöküntüleri, zorlanmaları, şıkışmaları, iç sıkıntıları olabilir, oluyor. Kimi gelip geçiyor, kimi uzun sürüyor, kimi arkadaş desteğiyle çözüm buluyor, kimi profesyonel destekle, kimi aşkla geçiyor, kimi de tam tersi aşkla daha da beter hale geliyor! İnsanın bin bir türlü halini, hastalık kategorisine hapsetmek bence insanlık suçu! Bırakın depresyonu, "şizofreni" dedikleri şeyin bile, hastalık olup olmadığı, hatta "ne" olduğu tartışmalı...

Çok sert bir yargı değil mi bu? Siz psikiyatriye karşı mısınız?

- Evet karşıyım! Tamamen bilim dışı olduğu düşünüyorum. Ellerinde depresyonu teşhis etmek üzere davranışsal ve duygusal semptomlar listesi var, ki o liste tıbbi bir liste değil, o listeye bakıp ilacı dayıyorlar. Oysa depresyon teşhisinin tıbbi tahlille, beyin inceleme teknikleriyle hiçbir alakası yok...

Hoppalaaa...

- Evet. Bu listedeki birinci belirti isteksizlik. İsteksizsen, depresyonda olabilirsin! Yok ya! Bakın, bunların hepsi insanlık hali. Ben zaten depresyon yerine "özgüven sarsıntısı" demeyi tercih ediyorum. "Özgüven sarsıntısı" da özellikle Batı’nın başarılı olma takıntısıyla besleniyor. Bizde de durum farklı değil, büyük şehirlerde depresyon, başarı hırsıyla kol kola geziyor.

Peki panik atakın depresyonla bir akrabalığı var mı?

- Panik atak, hepimizin aşırı kaygı diye yıllardır bilip konuştuğu şeyin, hastalığa dönüştürülmüş hali. Panik atakla yani "aşırı kaygı", depresyon yani "duygusal çöküntü" aynı şey değil ama evet birbiriyle ilişkili. İkisi de kendine yabancılaşmanın bir sonucu. Ama bu psikiyatrik kategorilerin hiçbiri, o insanın gerçekte ne yaşıyor olduğunu anlamamıza yardım etmiyor. Psikiyatrinin önceliği de anlamak değil zaten. Bu hastalık kategorileri, ilaç reçete etmeye hizmet ediyor. Demek istediğim şu: Psikiyatrinin hastanın derdiyle merdiyle gerçekten ilgilendiği yok, ilaç yazıyor sadece...

Depresyon ya da sizin deyiminizle "özgüven sarsıntısı" neden bu kadar yaygın?

- Eskinin hayat mücadelesi içinde böyle bir şeye yer kalmıyordu. Şimdi yaşam, eskiye göre daha kolay, ama çok daha karmaşık. İletişim olanakları o kadar yaygın ki, artık herkes daha fazlasını istiyor, daha iyi bir hayat arzuluyor. Eskiden ezilen kadın, kaderine kısmen razıydı, şimdi işler değişti hayatına sahip çıkmak istiyor, fakat zorlanıyor. Aşılması kolay olmayan engeller var önünde. O yüzden depresyona giriyorlar. Erkeklere gelince, onların dünyasında hırs, rekabet gırla gidiyor. Erkekler, açık etmeden, deyim yerindeyse yiğitliğe bok sürdürmeden, gizlice yaşıyorlar depresyonlarını. Kadınlar da bu erkek dünyasına eklemleniyor, ama kendini bularak değil, kaybederek ilerliyor. Tabii sonrasında da ağır bedeller ödeniyor...

Depresyon daha çok büyük şehirleri mi vuruyor?

- Evet. Büyük şehirlerin cehennemi de büyük! İç bütünlüğünü kuramamış, bulamamış, bulur gibi olmuşsa da kaybetmiş insanlar sıkıntı yaşıyor. Ve bu durumdan en çok çocuklar zarar görüyor. Hiperaktivite ile damgalanıyorlar. Bu da yaratılmış bir başka hastalık. Bu çocukların anne babaları, özellikle annelerin büyük bir çoğunluğu depresyon benzeri durumlar yaşıyorlar. İşte o anne-babalar, intihar eğilimini arttırdığı tescillenmiş antidepresanlar kullanıyorlar. Çocukları ise ölümcül riskler barındıran kokain eşdeğeri ilaçlar içiyorlar.

Depresyonun üstesinden gelinebilir mi?

- Elbette. Önce farkında olacaksınız. Sonra geçmişten bugüne yaşadıklarınızı ve kendinizi kabul edeceksiniz. Bilinç geliştireceksiniz. Yaşam biçiminizi değiştirme gayreti göstereceksiniz. Bunun için emek vereceksiniz. İnsan, bilinci ölçüsünde sorunlarına çözüm bulabilir. Bu bilinci kendi başına da oluşturabilir, profesyonel destekle de. Profesyonel destek için şimdilerde İngiltere ve İskandinav ülkeleri başta olmak üzere, özellikle çocuk, ergen ve gençlerde psikolojik destek öneriliyor. Yani psikoterapi...

Ben mesela, depresyona girip girmediğimi nasıl anlayacağım? Bir insan depresyona farkında olmadan girip çıkabilir mi?

- İnsan farkında olmadan bir sürü şey yaşıyor, yapıyor! İnsan, kendini tanımalı. Çünkü bu çok kolay bir şey değil. Güçlü yanlarını, zayıf yanlarını, geçmişten bugüne kişiliğinin hangi etkilerle oluştuğunu, kim olduğunu öğrenmeli. İnsan olmak, asgari bir emek gerektiriyor, bu emeği vermekten söz ediyorum. Hayat, elbette inişlerle çıkışlarla sürüyor, düz bir çizgide yaşayanımız var mı? Neden süreç olarak yaşamı, iyi ve kötü halleriyle kabullenmiyoruz? Nedir bu sürekli mutlu olmak, başarılı olmak, yukarda olmak, kazanmak takıntısı!

Bir dakika, bir dakika "gizli depresyon" diye bir şey yok mu?

- Kendi durumunu, yaşadıklarını inkár bu aslında. Erkeklerde daha belirgin bu durum. Diplere inmeyi kendilerine yediremiyorlar. Depresyon denilen şey, hep bu inkarla oluşuyor, inkarla besleniyor. Durumunu inkár edenler dünyasında ilaç, hiçbir iç muhasebe yapmaya gerek duymadan, bir şeylerin çözümünü vaat ediyor. Yanlış olan bu vaat. Tehlikeli, riskli hatta ölümcül olabiliyor.

Seks, depresyona iyi gelir mi?

- Sadece bedensel bir faaliyet olarak seks, hayır iyi gelmez. Dürtülerin doyurulduğu "performans" odaklı bir etkinlik olarak, bazen sorunu artırır bile. Çünkü iç bütünlüğün daha da kaybolmasına sebep olur. Örneğin, bir takım "uzman"ların, "Haftada şu kadar sayıda cinsel ilişki sağlıklıdır" gibi ifadeleriyle karşılaştığımda, benim böğrüme bir şey saplanır. Cinsellik, tensel-duygusal-düşünsel bir büyük buluşma olmaktan çıkarılmış, iki bedenin birbirini tatmin objesi olarak kullanmasına indirgenmiş durumda maalesef. Haa ama eğer ilişkiyi soruyorsanız, iyi gelir. Arada aşk varsa seks, iki insanın bir bütün olarak nefis bir buluşmasıdır ve çok iyi gelir...

ANTİDEPRESANIN İNANÇ ETKİSİ

Irving Kirsch ise antidepresanların "plasebo"dan farkı olmadığını buldu. Basında da geniş şekilde yer bulan Şubat 2008 tarihli son araştırması bu ilaçlara bu koşullarda başta onay verilmemesi gerektiğini vurguluyordu. Plasebo (boş tablet) verildiğinde insanların iyileşmesine, kısaca "inanç etkisi" de denebilir. Tüm ilaçlarda yüzde 20-30 arasında plasebo etkisi görülür. Antidepresanlarda bu oran yüzde 85’e kadar çıkıyor.
Psikolojik Rahatsızlıklar dünyada iş gücü kayıplarına neden olan hastalıklar arasında ikinci sırada yer almaktadır. Bu hastalıklar içinde ise en yüksek oranı depresyon almaktadır. Yapılan araştırmalarda insanların büyük bir bölümünün hayatın belirli bir döneminde depresif duygu duruma girdiği ve bunlarında %80'inin tedavi gerektirecek şekilde rahatsızlandığı görülmektedir.

Bu hastalıkların kötü sonuçlarını en aza indirmek ve hastalık ilerlemeden tedaviye başlamak için hastalıklar konusunda bilgi sahibi olmalıyız.

Sitemizde şu anda ele aldığımız psikolojik rahatsızlıkları 5 ana kategori altında ele alabiliriz. Bunlar;

Kaygı Bozuklukları

Cinsel Bozukluklar ( Erkek , Kadın)

Çocukluk - Gençlik Dönemi Bozuklukları

Yeme Bozuklukları

Obsesif Kompulsif (takıntı) Bozukluk

Duygudurum Bozuklukları 'dır.

Bunun dışında kalan ve sitemizde ileriki zamanlarda ele almayı düşündüğümüz bozukluklarıda ana başlık olarak

Kişilik Bozuklukları

Madde Kullanımıyla İlişkili Bozukluklar

Şizofreni sayılabilir.

Sitemizde ele aldığımız tüm psikolojik rahatsızlıklar tedavi edilebilen ve tedavisi ne kadar erken başlarsa o kadar kısa sürede ve ilerlemeden geçebilen hastalıklardır. Günümüz bilim dünyasında şizofreninin bile tedavisinde çok büyük adımlar atılmıştır.

PSİKOLOJİK HAsTaLıKLaR

OBSESİF - KOMPULSİF BOZUKLUK

Obsesif- kompulsif bozukluk bireyde çok fazla sıkıntı yaratan ve gündelik işlerin yapılmasında sorun yaratan, aklın ısrarlı ve kontrol edilemeyen düşüncelerle dolduğu ya da kişinin bazı davranışları tekrar tekrar yapma zorunluluğu hissettiği bir kaygı bozukluğudur. Bazı durumlarda kişide genel olarak yüksek obsesyon ve nadiren kompulsif davranışlar görülürken bazı durumlardada obsesif düşüncelere kompulsif davranışlar hemen eşlik eder. Ayrı ayrı açıklamak gerekirse

Obsesif Düşünce; İstemli bir çaba ile zihnimizden uzaklaştıramadığımız, istenmeden oluşan, kişiye ters gelen, ısrarlı, genellikle kötü düşünceler (vesvese), dürtüler, hayal ya da tasavvurlardır (örn; simetri, mikrop kapma, kirlenme, aykırı cinsel, saldırganca, küfürlü dini düşünceler). Kişi, bu düşünce, dürtü ve hayallerini zihninden atmaya ya da önemsizleştirmeye-etkisizleştirmeye çalışır. Bu düşünceler, dürtüler ya da hayaller, sadece gerçek yaşam sorunları hakkında duyulan günlük üzüntüler şeklinde değildir.

Kompulsif Davranışlar ise; Bu düşüncelerı, etkisizleştirmek için yapılan davranış ve hareketlere ise kompülsiyon denir.

1- Kişinin obsesyon biçimindeki düşüncelere karşı, bir tepki olarak yaptığıtekrarlayıcı davranışlar (örn: temizleme, düzene koyma, aşırı kontrol etme /kapı-tüp açık mı kapalı mı gibi/, tabelalara takılma gibi ya da zihinsel eylemler (örn; dua etme, törensel davranışlar, sayı sayma, bir takım sözcükleri sessiz biçimde söyleyip durma v.b.).

2- Davranışlar yada zihinsel eylemler, sıkıntıdan kurtulmaya ya da var olan sıkıntıyı azaltmaya veya korku yaratan durumdan korunmaya yöneliktir; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler ya etkisizleştirilmesi veya korunulması tasarlanan şeylerle gerçek anlamda ilişkili değildir, yahut açıkça çok aşırı bir düzeydedir.

3- Obsesyon ve kompülsiyonlar, belirgin bir sıkıntıya neden olur, zamanın boşa harcanmasına yol açar (günde en az bir saatlik zaman alırlar), ya da kişinin olağan günlük işlerini, mesleki görevlerini ya da olağan toplumsal etkinliklerini önemli ölçüde bozar.

Yeme insan hayatında vazgeçilmez bir davranıştır. İnsan yaşamı için mutlak gereklidir. Her kültürde kendine özgü yemek zevki, yemek anlayışı vardır. İnsanlar bu davranışa yoğun ilgi gösterirler ve üzerinde oldukça ilgi vardır. Dünya da yemek yemenin ve yemenin sonucu oluşan fazla kilolardan kurtulmanın ekonomi dünyasında milyonlarca dolarlık piyasa payı vardır. Yiyecek ve yemeğe yönelik bu yoğun ilgi dikkate alındığında, insan davranışının bu yönünün bir bozuklukla bağlantısı olmaması kaçınılmazdır.

Klinik olarak çok eskilerden beri yemeye karşı bazı bozukluklar belirgin olarak görülsede DSM'de ilk olarak 1980 yılında alt kategori olarak yer almıştır.

Sayfalarımızda yeme bozuklukları başlığı altında iki önemli sendromdan, anoreksiya nervoza ve bılimiya nervoza'dan bahsedicez. Ruhsal bozukluklara bağlı aşırı yeme ve kusmadan da bu başlık altında kısaca bahsedicez.

 

Anoreksiya Nervosa

Anoreksiya Nervosa bireyin beden imgesinin (kendi bedenini algılamasının) bozulması ve sonuçta kendisini kilolu algılaması, beslenmeyi reddetmesi, bu nedenlerle de aşırı kilo kaybına uğraması olarak tanımlanabilir. Kişi bu kilo vermeye kendi isteği ile başlar ve sürdürür. Anoreksiya’nın sözlük anlamı iştah kaybıdır. Nervosa ise sözlük anlamı olarak emosyonel (duygusal) nedenlere işaret etmektedir. Aslında hastalığın ismi kendisi ile zıtlık taşımaktadır çünkü pek çok anoreksiya hastası yemeye karşı ilgisini ve iştahını kaybetmez. Tam tersi, kendileri yememelerine rağmen iştahları açıktır ve sürekli olarak yemekle ilgilenirler: yemek tarifleri okuma, ailelerine özenle yemek hazırlama gibi. Ancak hastanın yemek yemeyi ısrarla reddetmesi sonucu gelişen kilo kaybı yaşamını tehdit edecek düzeye ulaşabilir. Ruhsal bozukluklar içinde ölümle sonuçlanabilecek nadir bozukluklardan birisidir Anoreksiya Nervosa.

Bir kişiye Anoreksiya Nervosa tanısı konması için hastada DSM-IV kriterlerinden en az dördünü karşılaması beklenir. Öncelikle, kişi normal ölçülerde kiloyu devam ettirmeyi reddeder. Bu durum şu şekilde değerlendirilir; kişinin kilosu, yaşı ve boyuna göre normal sayılan ağırlığın %85’inin de altındadır. Kilo kaybı genellikle diyetle gerçekleşir ancak beraberinde kendi kendini kusturma, laksatifler (müshiller) yada diüretikler (idrar söktürücüler) kullanma, yoğun egzersiz ve spor yapma gibi yöntemler de denenebilir. Diğer bir kriter; kişinin vücut ağırlığı düşük olduğu halde yine de kilo almaktan aşırı korkması ve bu korkunun kilo kaybını daha da arttırmasıdır. DSM-IV ‘de yer alan üçüncü kriter kadınlarda görülen amenoredir (adet yokluğu veya kesilmesi). Anoreksiya hastalarında ardarda en az 3 menstruel siklusun olmaması önemlidir. Dikkat edilmesi gereken son kriter ise anoreksiya hastalarının vücut ağırlıklarını, biçimini ve görünümünü algılamalarının bozulmasıdır. Bu hastalar; aşırı sıska oldukları durumlarda dahi kilolu olduklarında ısrar edebilirler veya bazı vücut bölgelerinin görünümleri ile ilgili şikayetleri olabilir(karınları, bacakları, kalçalarının kalın olduğundan yakınma gibi). Şiddetli kilo kaybı görüldüğü durumlarda bile herhangi bir problem yaşadıklarını yadsıyabilirler. Vücut ölçülerini kontrol etmek üzere sürekli tartılırlar, bölgesel ölçümlerini alırlar veya aynada kendilerini seyreder ve eleştirirler. Bu bireylerin benlik algısı tamamen vücutlarının görünümü ile bağlantılıdır.

DSM-IV Anoreksiya Nervosa’yı iki alt tipe ayırmaktadır. Kısıtlı tipte kişi yeme düzenine kısıtlamalar getirmektedir. Tıkanırcasına yeme/çıkartma tipinde ise kişi dönemler halinde tıkanırcasına yeme ve sonrasında çıkartma veya laksatifler kullanma gibi davranışlar göstermektedir. Tıkanırcasına yeme/çıkartma alt tipinin daha patolojik boyutlara ulaşabildiği gözlenmiştir. Örneğin bu alt tipe uyan hastalarda kişilik bozuklukları, dürtü kontrol problemleri, hırsızlık, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, sosyal içe çekilme ve intihar girişimi daha sık görülebilmektedir.

Anoreksiya genellikle ilk veya orta ergenlik döneminde, çoğunlukla bir diyet dönemini takiben ve yoğun bir stres sonrası (anne-baba ayrılıkları vs. ) ortaya çıkmaktadır. Başlangıç yaşının ortalama 17 olduğu ve 40 yaşından sonra Anoreksiya’nın görülmediği kabul edilmektedir. Anoreksiyada kadınların erkek oranı 20/1’dir. Yaygınlığı ise %1 olarak bildirilmektedir.

Anoreksiya Nervosa tanısı almış hastaların aile üyelerinde majör depresyon sıklığının genel nüfusa oranla daha yüksek olduğu bilinmektedir. Bazı bulgular hastaların ailelerinde yakın fakat sorunlu ilişkilerin söz konusu olduğunu göstermektedir. Anoreksiya’nın ortaya çıkışındaki en önemli etkenin toplumun dış görünüşe verdiği önem olduğu bilinmektedir. Ergenlerde gözlenen bağımsız olma ve sosyalleşme çabaları ile aileden uzaklaşma kimilerinde beden ile aşırı ilgilenmeye yol açmaktadır. Ergen bir yandan kendini rahatsız eden düşünceler yerine kilosu ile uğraşmayı seçmekte, diğer yandan kimlik oluşturma ve birey olma sürecinde bedenini bir araç olarak kullanma çabası içine girmektedir.

Anoreksiya Nervosa’ da prognoz oldukça değişkenlik gösterebilmektedir. Bireyin hastalığı kabullenmemesi ve yardımı kabul etmemesi, hastalığın seyrini olumsuzlaştırmaktadır. Sabırlı ve düzenli tedaviler sonrasında sağlığına kavuşan hastalar görüldüğü gibi, pek çok olguda beden algısının bozulması, aşırı kilo kaybı ve sonuçtaki komplikasyonlara bağlı olarak bedensel yıkım gerçekleşir ve hastalık ölümle sonuçlanabilir. Anoreksiya hastalarının bedensel yakınmalarına karışıldığında ve tedavi sonucu kilo almaya tekrar başladıklarında yoğun direnç gösterdikleri görülmektedir. Bu hastaların sosyal ilişkileri yetersizdir ve genellikle depresif duygu durumu hakimdir.

Bazı belirtileri ortak olduğu için Anoreksiya Nervosa ile Depresyon birbirlerinden ayırt edilmelidir. Depresyonda iştah kaybı görülebilmektedir ancak Anoreksiya hastası iştahını kaybetmez, o açlık duygusunu yaşamasına rağmen bunu şiddetle kontrol etme çabası içindedir. Anoreksiyanın pek çok belirtisi Somatizasyon Bozuklukluğu ile de örtüşebilmektedir (kilo kaybı, kusma gibi). Ancak Somatizasayon Bozukluğu’nda kilo kaybı aşırı değildir ve hastanın kilo alma kaygısı bulunmamaktadır. Anoreksiya hastalarının yemek yemeden kaçınma davranışları Sosyal Fobi’de de görülür ancak sosyal fobiklerin yemek yemeden korkması yalnızca sosyal ortamlar ve koşullarla sınırlıdır.

Anoreksiya Nervosa hastalarının %50’sinin aynı zamanda bir başka yeme bozukluğu olan Bulimia Nervoza özellikleri gösterdiği bilinmektedir. Aşırı yeme ve kusma gibi bu belirtiler hastalık başladıktan ortalama 1.5 yıl içinde ortaya çıkmaktadır.

Anoreksiya nervoza ile birlikte depresyon belirtilerinin, obsesif belirtilerin ve kişilik bozukluğu özelliklerinin bulunması ayırıcı tanıyı güçleştirebilir ya da birden fazla tanının kodlanmasını gerektirebilir. Genç hastalarda ayırıcı tanıda aşırı kilo kaybına neden olabilecek kronik hastalıklar, beyin tümörleri ve crohn hastalığı ya da malabsorbsiyon sendromları gibi sindirim sistemi hastalıkları vardır.

 

 

Bulimia Nervosa

Bulimia Nervoza yineleyen aşırı yeme nöbetleri ve hastanın beden ağırlığını kontrol etmekle aşırı uğraşması; bu nedenle yediği yiyeceklerin şişmanlatıcı etkilerini azaltmak için aşırı çaba harcaması ile belirli bir sendromdur. Bulimia; Yunan dilinde “öküz gibi acıkmak” deyimi karşılığında kullanılmaktadır. Bu hastalık olağan dışı miktarlarda yemek tüketimi dönemlerini izleyen bilinçli dışa atım yöntemlerini de içermektedir. Kilo alımını engellemeye yönelik kullanılan bu yöntemler genellikle; çıkartma, oruç tutma, aşırı egzersiz uygulama veya laksatif kullanımından oluşur. DSM-IV Bulimia Nervosa’da oluşan zevke yönelik yeme epizodlarını; “2 saatten daha az bir sürede pek çok insanın aynı koşullarda yiyebilecekleri miktardan daha fazla yemek tüketimi” olarak tanımlamaktadır. Zevk yemeleri tipik olarak gizlilik içinde olur; genellikle bir stres faktörü tetikleyicidir, ve olumsuz duygulanımları harekete geçirir; yalnızlık, sosyal ortamlarda yeme veya kilo alımı konusunda endişelenme gibi. Bu zevke dayalı yeme, kişi rahatsızlık verecek derecede tok olana değin devam eder. Bu süre içinde kişi yeme davranışı ve tüketilen yemeğin miktarı üzerindeki kontrolünü kaybeder Bu sürede tercih edilen yemekler genelde dondurma, çikolata, pasta gibi çabuk yenebilen ve kalorili yiyeceklerdir.

Araştırmalar göstermiştir ki bulimia olgularında hastalar, tıkanırcasına yeme epizodları sırasında 2000 ile 4000 kalori almaktadır ki bu kalori miktarı sağlıklı bir kişinin bir gün boyunca aldığı kalori miktarından daha fazladır. Hastalar genellikle tıkanırcasına yeme davranışlarından utanç duyarlar ve bunu saklama çabasındadırlar. Çoğunlukla tıkanırcasına yeme epizodları sırasında kontrolü yitirdiklerinden yakınırlar. Tıkanırcasına yeme epizodunu, pişmanlık duygusu içinde iğrenme, tiksinme, huzursuzluk, kilo alma korkusu ve dışa atım çabası izler. Bulimia hastaları dışa atımı genellikle parmak yardımı ile kusarak yaparlar. Mide bulantısı ve kusma, zamanla bulimia hastalarında irade ile gerçekleşebilmekte ve parmak, çatal vb. gibi maddelere gereksinimleri dahi kalmamaktadır. Laksatif ve diüretik kötüye kullanımı, yoğun egzersiz programı veya oruç tutma gibi diğer kiloyu koruma yöntemleri de bulimia hastalarının vücut ölçülerini koruma çabası dahilinde başvurdukları diğer yöntemlerdir. Çoğu insan zaman zaman tıkanırcasına yeme nöbetlerine girebilir. 1982 yılında yayımlanan bir araştırmaya göre üniversite öğrencilerinin %50’si arada sırada meydana gelen tıkanırcasına yeme-arınma dönemleri geçirmektedir. DSM-IV kriterlerine göre bu tür davranışlara hastalık boyutunda yaklaşmak ve Bulimia tanısı koymak ancak bu dönemlerin üç ay boyunca haftada en az iki kez gerçekleşmesi sonrasında mümkündür.

Anoreksiya Nervosa’da olduğu gibi Bulimia hastaları için de kilo alımının yarattığı kaygı oldukça yüksektir. Yine Bulimia Nervosa’da da Anoreksiya’da olduğu gibi kişinin vücudunun görünüşünü algılamasında bozulmalar meydana gelmektedir ve bu kişiler normal ağırlıkta olsalar dahi kendilerinin kilolu olduklarına inanabilmektedirler.

DSM-IV Bulimia Nervosa’yı iki alt tipe ayırmaktadır: Çıkartma olan ve çıkartma olmayan tip. Çıkartma olmayan tipe eşlik eden davranışlar; oruç tutma, aşırı egzersiz yapma veya laksatiflerin kullanımıdır. Çıkartma olan tipe oranla daha sıktır. Ayrıca bu tip hastalar tıkanırcasına yeme dönemlerini daha az yaşamakta ve hastalık şiddetinin daha hafif olduğu gözlenmektedir.

Bulimia Nervosa ergenlik ve erken yetişkinlik dönemlerinde başlar. Bulimia hastalarının %90’ını kadınlar oluşturur. Kadınlar arasındaki sıklığının % 1 ile 2 arasında olduğu bilinmektedir. Bulimia hastalarının öykülerine bakıldığında pek çoğunun önceleri aşırı kilolu olduğu ve hastalık semptomlarının bir diyet dönemi ile başladığı görülür. Bulimia hastalarında abartılı yeme dönemleri olduğu için, hasta kliniğe başvurduğunda zayıflamış olması beklenmemelidir, bazen normal kiloda ve hatta fazla kilolu dahi olabilirler, oysa anoreksia hastaları kliniğe her zaman aşırı zayıflamış halde başvururlar.

Bulimia hastaları Anoreksiya’da olduğu gibi yardımı reddetmezler. Aşırı yeme ve kusma epizodlarından sonra suçluluk duymalarına ve bu davranışları gizleme çabası içinde olmalarına rağmen istekle yardım ararlar. Uzun dönem takipler Bulimia teşhisi ile tedavi edilen hastaların yarısından fazlasının beş yıl içinde sağlıklarına kavuştuklarını göstermektedir. Ancak hastalığın seyri, kusma sonucu ortaya çıkan belirtilerin şiddetine de bağlanmaktadır. Uzun süren vakalarda ilişkilerde bozulma, iş yaşamında sorunlar ve kendilik değerinde azalma görülebilmekte, bu tür etmenlerin klinik açıdan ele alınmasında fayda olduğu bilinmektedir.

Bulimia Nervosa tanısı konmuş hastalarının pek çoğunun aile öyküleri incelendiğinde, sorunlu aile ilişkileri göze çarpar. Hastalar anne-babalarını “uzak ve reddedici” olarak tanımlarlar. Yeme nöbetlerinin anne ile bütünleşmeyi temsil ettiği, ancak sonrasında anneden ayrışma ve bireyselleşme çabasının dışa atım, kusma davranışları olarak kendini gösterdiği düşünülmektedir.

Bulimia hastaları Anoreksiyadan farklı olarak dışa dönük kimselerdir. Bunun yanında kızgın ve dürtüsel oldukları da gözlenmiştir. Bulimia hastalarının dürtü kontrolünde yaşadığı problemler nedeniyle pek çok sorun da beraberinde kliniğe taşınmaktadır. Madde kötüye kullanımı, emosyonel dengesizlik ve intihar girişimlerine de bu hastaların hikayelerinde sıklıkla rastlanmaktadır. İlginç bir araştırma da Bulimianın çalma alışkanlığı ile pozitif ilişkisini ortaya koymuştur. Hırsızlık alışkanlığı olan bulimia hastalarının aynı zamanda madde bağımlılığı ve diğer suçlara da yatkınlığı gözlenmiştir. Bulimia Nervosa pek çok diğer psikiyatrik hastalık ile birlikte anılmaktadır; özellikle depresyon, kişilik bozuklukları, ve anksiyete bozuklukları. İkiz denekler kullanılarak yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre Bulimia ve depresyon genetik açıdan birbirleri ile ilişkilidirler.

Bulimia Nervoza'nın

a) yineleyen kusmalara yol açan üst gastrointestinal sistem hastalıkları

b) kişilikteki daha yaygın bir bozukluk

c) depresif bozukluk,

tan ayırt edilmesi gereklidir.

* BAHAR YORGUNLUĞU

Baharın etkisini çevremizde bitkilerde, ağaçlarda, havada hissetmeye yavaş yavaş başladık. Çiçekler yavaş yavaş açmaya, güneş yüzünü göstermeye başladı. Tüm bu güzellikler içinde, baharın bu neşesini kendimizde de hissedebiliyor muyuz?. Tüm bu canlılığı kendi bedenimizde de hissedebiliyormuyuz? Eğer cevabınız hayırsa bu yazıyı dikkatle okuyun çünkü sizde bahar yorgunluğu yaşıyor olabilirsiniz.

Bahar yorgunluğu, baharın bu ilk haftalarında birçok kişide görülebilen, genel bir bitkinlik, güçsüzlük, enerji eksikliği, isteksizlik, uykusuzluk, vücutta uyuşukluk - karıncalanma gibi belirtilerle seyreden bir rahatsızlık halidir. Bahar aylarında havadaki elektrik yükünün artması ile, özellikle büyük şehirlerde bu elektrik yüküne hava kirliliğinin ve çevre gürültüsününde eklenmesiyle belirtiler daha da artar.

Bahar yorgunluğu sosyal yaşamı, aile hayatını ve özelliklede iş yaşamını olumsuz bir şekilde etkiler. Yönetici pozisyonunda çalışan kişiler içinde bu sorunun görülmesi geçerlidir. Halsizlik, vücutta kırıklık, isteksizlik, boğaz ve baş ağrılarıyla ortaya çıkan bu yorgunluk iş performansının düşmesine, alınan verimin düşmesine, çalışmanın bir zevkle yapılmasından çok günü geçirir, haftayı geçirir bir hal almasına neden olur.

Bahar yorgunluğu mutlaka önlem alınması gereken bir durumdur. Önemsenmeyip geçiştirilmeye çalışılırsa kronik yorgunluk sendromuna dönüşebilir, aynı zamanda uzun süren durumlarda depresif duygu-durum görülme olasılığını da arttırır.

Yapılması Gerekenler

Bahar yorgunluğundan kurtulabilmek veya hiç yakalanmamak için yapılması gerekenlerin en başında hareket etme – spor yapma gelir. Gün içinde yapılacak kısa bir yürüyüş, sabahları yapılacak 10 dakikalık bir egzersiz oldukça etkili olacaktır. Vücudun vitamin ihtiyaçlarını karşılamak için B ve C vitaminleri kullanılıp, bununla birlikte beslenmeye dikkat edilip bol bol meyve ve sebze tüketilirse, günde 3 litre kadar su içilirse ve uyku düzenine dikkat edilirse bu yorgunluğun kolayca üstesinden gelinebilir.

Distimi (Kronik Depresyon)

Diğer bir değişle kronik depresyon. Bazı araştırmacılar tüm depresyonlari biyolojik kökenli olduğunu ve beyindeki kimyasal maddelerin yetersizliğine bağlı olduğunu öne sürerlerken; bazıları da, düşünce sistemindeki psikolojik dengesizliğe dikkat çekmekteler. APA (American Psychological Association) ya göre, distimi şöyle tanımlanıyor;

Son iki senedir depresif ruh halinde olmak ve bunun yanı sıra aşağıdakilerin en az ikisinden yakınmak:

İştah azalması veya aşırı yemek
Sürekli yorgunluk durumu
Düşük benlik algısı
Uyku bozuklukları
Yoğun ümitsizlik duyusu
Yoğunlaşamama
Kararsızlık

Distimik birey, genelde "hep böyle" hissettiğini söyler. Şiddetli semptomlar yoktur, dolayısıyla bu hastalık sinsi bir şekilde değişerek, distimik ruh durumu yaşam biçimi haline dönüşür.
Bununla mücadele etmek için, geçmişten günümüze taşıdığınız kırgınlıklar ve küskünluklerle barışmalı, geçmişte olanları affetmelisiniz. Böylece enerjinizi öfke balonuna yönlendimeyip daha mutlu yaşam balonuna yönlendirebilirsiniz.
Mutsuzluğunuz ve sürekli yakınmalarınızla ilgi çekebilirsiniz ancak sonunda çevrenizdekiler sizden bıkacaklardır.
Unutmayın gördüğünüz ilgi belki de yakınma davranışınızı kalıcı kılmaktadır.
Kimse sizin hayatınızı iyileştirmeyecektir. Olumsuz düşünme alışkanlığınıza son vererek kıpırdanmalısınız. Hiçbir şey yapmayarak sürekli yakınmaktansa "daha iyi olmak için ne yapabilirim" sorusuna cevap verin, alternatif üretin ve uygulayın.

Paranoya

Başlıca belirtisinin sanrılar olduğu psikiyatrik bozukluklardır. Hasta genellikle iyi giyimlidir ve kişilikte bir dagilma ya da günlük bir bozulma görülmez. Fakat egzantrik,garip,kuşkucu ya da düşmanca tutum içinde olabilir. Hastanın duygudurum sanrısının içeriği ile uygunluk gösterir. Büyüklük sanrıları olan hasta coşkulu,kötülük görme sanrıları olan hasta kuşkucudur. Klasik tanım sanrısal bozukluğu olan hastaların belirgin ve sürekli varsanılarının bulunmamasını öngörüyorsa da DSM-III-R ve DSM-IV de kısa süreli varsanıların (özellikle somatik tip sanrısal bozuklukta beden kokusuyla ilgili ya da genel olarak işitsel) bulunabileceği kabul edilmiştir. Konuşmanın akışını ve niteliğini etkileyecek düşünce bozuklukları genellikle yoktur. Bilişsel işlevler genellikle iyi bir düzeydedir. İntihar,cinayet ve şiddet içeren diğer davranışların cokluğu bilinmiyorsa da klinisyenin bu konuda uyanık olunması gerekir. Şiddet öyküsü olan kişilerde yıkıcı davranış cok yaygındır. Sanrısal bozukluğu olan hastaların kendi durumlarına ilişkin yargıları oldukça bozuktur ve hastahaneye genellikle polis,aile üyeleri ya da iş arkadaşları tarafından getirilirler. Sanrı iceriği dışında yargıda belirgin bozukluk saptanmaz. Sanrısal bozukluğu olan hastalar sanrı sistemlerinin dışında genellikle güvenilir bilgiler verirler.

Yaygınlık

Sanrısal bozuklukların toplumdaki dağılımını değerlendirmek
- bozukluğun yaygınlığının görece az oluşu
- bozukluğun tanımı ile ilgili değisik görüşler
- hastaların aileleri ya da çevreleri tarafından zorlanmadıkça hekime başvurmamaları
gibi nedenlerden dolayı güçlük göstermektedir. Fakat şizofreniden ve duygudurum bozukluklarından cok daha nadir bir bozukluk olduğu bilinmektedir. Ortalama başlangıç yaşı 40 tır fakat 18-90 yaşları arasında dağılım gösterir. Kadınlar yönünde hafif üstünlük vardır. Çoğu hasta evlidir ve bir işi vardır,klinik tablo güncel bir yer değişikliğiyle ve düşük sosyoekonomik durumla bağlantılı olabilir.

---------------------------------------------------------------------------

Panik Atak

Başta "Panik Bozukluk" olmak üzere, bir çok psikiyatrik bozuklukta görülebilen; aniden beklenmedik bir anda, herhangi bir yerde ortaya çıkan yoğun kaygı-bunaltı, korku karışımı bir nöbettir.

Bu nöbet kişiye öylesine yoğun bir korku ve rahatsızlık duygusu yaşatırki; kötü bir şey olacağı veya sonunun geldiğini, öleceğini hisseder. Panik atak sırasında bazı hastalar; kalp krizi geçirdiklerini aklını kaçıracağını, felç geçireceğini, kontrolünü yitireceğini, düşüp bayılacağını hissederler. Bu korku fırtınasını yaşayan insan doğal olarak o ortamdan ve durumdan kaçma, uzaklaşma davranışı gösterir, bir an önce yardım alınabilecek bir sağlik kuruluşuna müracat edilir.Bazı durumlarda hastanın, hastahane veya doktor doktor görmesi bile onu rahatlatıp, nöbeti geçirmektedir.

Toplumda Panik Bozukluk ve Oranlar:
-Panik Bozukluk her yaşta başlayabilir.
-En sık 20-30 yaş arasında başlar, yaş ilerledikçe başlama oranı düşer.
-Etnik, kültürel farklılıklar çok önemli bulunmamıştır.
-şehir yaşamında, kırsal bölgelere göre daha sık görülmektedir.
-Ekonomik durumla bağlantısı bulunamamıştır.
-Eğitim düzeyiyle panik bozukluğu arasında direkt bir ilişki saptanmamıştır.
-Evli insanlarda, dul yada boşanmış insanlara göre daha az görülmektedir, (bir çalışmada boşanmış yada dullarda 5 kat daha fazladır.)

Panik bozukluk-kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha sık görülür.
Panik bozuklu tanılı hastaların %75-80'i kadındır. Aile çalışmalarında; eğitim, etnik yapı, sosyal durumla bağlantı bulunmamıştır.
yaşam boyu yaygınlığı değişik çatışmalarda %1,5-3,5 arasında saptanmıştır. Bu oran gittikçe artmaktadır.
Değişik hastalıklara bağlı olarak ortaya çıkan panik ataklar ve "sinirli belirtili atakların" ise %15-20 arasında olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla gerek panik bozukluğuna bağlı gerekse diğer psikolojik, biyolojik nedenlere bağlı panik atakların her yüz kişiden 20-25 inde görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu oran her 4 kişiden 1'inin panik ataklı olduğu anlamına gelmektedir. Paniğin bu kadar popüler olması bu yaygınlığı ve korkutucu belirtileri olsa gerek...
Panik hastalarının çoğunluğu psikiyatri dışı hekımlere başvurmaktadır. Görülen belirtiler otonomik ve fiziksel belirtiler olduğunda kalp hastalığı görünümü verebilmektedir. Ilk başvurular bu yüzden dahili branşlar olmaktadır.
Stein, 1994, Chignon 1993'de yaptıkları bir araştırmada panik bozukluklu hastaların % 35'nin sık sık nefes alma, % 20-30'unda kalp damarlarının normal çıktığı, anjiosu normal bulunan hastaların % 35-45'inin ayrıntılı muayenesinde panik bozukluğu olduğu saptanmıştır. (Mukerji, katun) bu yanlış anlayış ve yöntemin ABD'ye yıllık maliyetinin 33 milyon dolar olduğu iddia edilmektedir.

Panik Atak Türleri

1-Beklenmedik Ataklar:
Nedensiz, birden ortaya çıkan nöbetler, Panik Bozuklukta bu tür ataklar vardır.

2-Duruma bağlı olanlar:
Korkulan herhangi bir nesneyle yada bir durum karşılığında ortaya çıkar.

3-Durumsal yatkınlık gösterilen panik ataklar:
Genellikle destekleyici bir etken vardır, fakat bu etken herzaman atağa yol açmaz. Örneğin, hastada araba kullanırken panik atak oluşmasına karşın, bazen araba kullandıktan sonra atak geçirebilmektedir.

Panik Atağın 13 bedensel bilişsel belirtisi vardır. Bunlardan 4 tanesinin olması nöbet için yeterlidir. Çoğunlukla 7-10 arası belirti yaşanmaktadır. Nöbet hızlı başlangıçlıdır, 10 dakikada zirveye çıkar. Bazen yarım-veya bir saat sürebilir.

Panik Atakta Görülen Belirtiler:
1-Çarpıntı, kalp atışlarını duyumsama, kalbin yerinden fırlayacakmış hissi, göğüste basınç bazen sol kola yayılan ağrı ve uyuşmalar...
2-Terleme (Sıcak -Soğuk boşalımlar, bazen üşüme bazen alevlerin basması hissi)
3-Titreme-sarsılma-itilme hissi
4-Boğulma ve nefes alamama hali (Boğazda düğümlenme veya bir yumru, tıkanma hissi)
5-Soluğun kesilmesi (Derin nefes alma ihtiyacı havanın yetmemesi gibi hisler)
6-Göğüste daralma, sıkışma, ağrı duyumsama
7-Bunaltı, karında ağrı, şişkinlik ve gaz oluşması
(Bazen mideden başlayıp boğaza doğru yayılan kalkışma rahatsızlık hali)
8-Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma hali
9-Derealizasyon (Gerçek dışılık duyguları panik yaşandığında olaylar bir sis perdesinin gerisinde algılanır, cisimler, küçülür her şey bulanıklaşır).
10-Depersonalizasyon (Benliğinden ayrılmış olma hali: sanki bedenle ruh birbirinden ayrılıyor ve kişinin kendisini hissedememe, algılayamama kendisine yabancılaşma durumu oluşması).
11-Panik anında kontrolünü kaybedeceği yada çıldıracağı korkusu (Kendisine çocuklara, çevreye zarar verme korkusu)
12-O esnada "yaşamım buraya kadarmış" duygususu-ölüm korkusu
13-Ellerde, kollarda, bacaklarda, başta ve birçok yerde uyuşmalar, yanmalar, karıncalanmalar, diken ,diken olma halleri
14-Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları

Panik Atak ve Panik Bozukluğun Teşhisi
*(DSM_IV'e göre panik atağı tanı ölçütleri)

Not: Panik atağı kodlanabilir bir bozukluk değildir. Aşağıdaki semptomlardan dördünün (ya da daha fazlasının) birden başladığı ve on dakika içinde en yüksek düzeyine ulaştığı, ayri bir yoğun korku ya da rahatsızlık duyma döneminin olması:

1-Çarpıntı, kalp atımlarının duyumsama ya da kalp hızında artma olması
2-Terleme
3-Titreme ya da sarsılma
4-Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma duyumları
5-Soluğun kesilmesi
6-Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi
7-Bulantı ya da karın ağrısı
8-Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma
9-Derealizasyon (gerçekdışılık duyguları) ya da depersonalizasyon (benliğinden ayrılmış olma)
10-Kontrolunu kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu
11-Ölüm korkusu
12-Paresteziler (uyuşma ya da karıncalanma duyumları)
13-Üşüme; ürperme; ya da ateş basmaları.

Panik Bozukluk Nedenleri

1- Genetik ve ailesel nedenler.
2- Biyolojik teoriler
3- Psikodinamik teoriler
4- Gelişimsel teoriler
5- Öğrenme kuramlari
6- Bilişsel modeller

1- GENETİK VE AİLESEL ÇALIŞMALAR:

Panik bozukluğu olan hastaların birinci derecede yakınlarında panik bozukluğu ve panik atak görülme oranı %15-30 arası bulunmuştur.
Aynı yumurta ikizlerinde aynı anda panik bozukluk görülmesi %30-40 arası saptanmıştır.
Panikte klinik belirtilerin hastaların çoğunda benzerlik göstermesi genetik nedenleri düşündürmektedir.
Yapılan genetik çalışmalarda; 16g 22 kromozomunda bir genin bu konumdaki rolünden bahsedilmektedir. Fakat kesinlik için yeni araştırmalara ihtiyaç vardır.

2-BİYOLOJİK TEORİLER:

Panik atağı esnasında oluşan biyokimyasal ve fizyolojik değişikliklerden yola çıkarak; beynin hangi bölgelerinde ne türlü reaksiyonlar ortaya çıktığı araştırılmıştır.
Panik atağı olan ve olmayanlara "sodyum-laktat" enjeksiyonu yapılmıştır. Panikli insanlarda "panik atağı" ortaya çıkarken, kontrol gruplarında çıkmamıştır.
Diğer yandan asırı egzersizle artan laktat panikte artmış, oksijen tüketimi, metabolik hızı artıran kafein, yohimbin ve karbondioksitinde panik atağı ortaya çıkardığı bilinmektedir.
Karbondioksit beyinde katekolamin ve noradrenerjik siklusu artırarak paniğe neden olur. Panik esnasında aşırı noradrenalin salgısı olmakta ve otonomik belirtileri ortaya çıkarmaktadır. (Çarpıntı, ağız kuruluğu vs..)

-LOKUS SERULEUS'UN PANİKTE ETKİSİ:

Beyinde 4. ventrikül tabanında gelişmiş olan çok sayıda hücreden oluşan bir alandır. Beynin bir çok bölgesiyle bağlantıları vardır. Beyindeki noradrenalinin %70 inden fazlası bu bölgeden karşılanmaktadır. Beyindeki noradrenerjik aktivite artışı, korku ve bunaltı ortaya çıkarır.
Maymunlarda yapılan çalışmalarda lokus seruleusa elektrikle uyarı verilmiş ve panik benzeri durum çıkmıştır. Hayvanlarda bu bölgenin lezyonları, çıkarılması vs. anksiyeteyi (bunaltı), tehlike ve ağrıya verilen yanıtları azaltmaktadır. Lokus seruleus aktivitesini azaltan ilaçlarda hayvanlarda korkuyu azaltmaktadır. Lezyonlarda ayrıca hayvanlar saldırgan olmakta ve yeme-içme davranışlarında artış gözlenmektedir.
Bu çalişmalar sonucunda lokus seruleusun daha ziyade "alarm sistemi " olduğu ve zararlı, hatalı uyarıları diğerlerinden ayırdığı ileri sürülmektedir.
Aşırı uyarı halinde bütün beyin fonksiyonları ve irade dışı çalışan sistemler uyarılmaktadır.
Orta derecede ise uyanıklık ve dikkatte artış olmaktadır.
Az uyarılma halinde korkusuzluk, ani impulsif davranışlar ve dikkatsizlik ortaya çıkmaktadır.

-SEROTONIN VE PANİK İLİŞKİSİ:

Sinir hücreleri arasında iletişim görevi olan önemli bir "norotransmitter" dir. Serotonin seviyesindeki değişiklikler, serotonin işlev bozukluklarında paniğe yol açtığı söylenmektedir.
Beyin görüntüleme çalışmaları ve panik:
Panik oluşturan kafein, yohimbin, laktat gibi ajanlarla PET ve SPECT çalışmaları yapılmıştır. Beyin kan akımında düzensizlikler saptanmıştır
MRI da hipotalamus ve temporal bölgelerde bozukluklar saptanabilmiştir.

3-PSİKODİNAMİK TEORİLER:

Alt benlikten kaynaklanan dürtülerle üst benliğin yasaklarının çatışması sonucu anksiyete ortaya çıkar. Benliğin savunma mekanizmaları bunu karşılamıyorsa panik ataklar ortaya çıkabilir. Bastırılan cinsellik, saldırganlık dürtüleri, yasak dürtülerde paniğe neden olabilir.

4-GELİŞİMSEL KURAMLAR:

John Bowlby tarafından geliştirilmiştir. Anksiyetenin belirlenmesinde içgüdüsel dürtülerinin önemini dikkat çekmiştir. Birinci içgüdü bağlılıktır. Bağlılık figürünü kaybetme tehlikesinde anksiyete ortaya çıkar. Anksiyete korkunun bir bileşimidir.
Çocuklukta aileden ayrılmanın, yetişkinde karışık anksiyete (panik)-depresyon oluşturduğuna inanmaktadır.
Bowlby agorafobinin ayrılma anksiyetesi olduğunu açıklar. Bağlılık figürüne güvenle bağlanamamaktan kaynaklandığını söyler.

5-ÖğRENME KURAMLARI:

Koşullu refleks kuramına göre anksiyete; tehlikeli dış uyaranlara karşı organizmanın koşulsuz yanıtıdır. Fobiler klasik şartlanma yoluyla nötral uyarana bağlı bunaltıdadır.

6-BİLİŞSEL MODELLER:

Bedende herhangi bir sebeple ortaya çıkan belirtileri (örneğin, çarpıntı, uyuşma..) kişinin gereksiz ve tehlikeli olarak algılaması ve "çarpıtıp" ciddi rahatsızlıklar olarak değerlendirmesi paniğe yol açmaktadır. Herhangi bir anksiyete durumuna eşlik edebilecek önemsiz kalp atışı, baş dönmesi, ağiz kuruluğu; kişi tarafından bayilacağı, öleceği, kalbinin duracağı şeklinde yorumlanır.
Bu modelle göre; dış uyaranlardan çok düşünce, ımajinasyon, bedensel belirtiler gibi içsel uyarılar panik atakları ortaya çıkarabilir. Zararlı, tehlikeli yorumlanan uyaranlardan sonra ortaya çıkan bedensel kıpırtılar, duyumlar da yanlış yorumlanır ve "kısır döngüye" girilmiş olunur. Kişi artık dikkatini sürekli bedensel duyumlarına verir ve tetikte bekler ve olumsuz düşünceleri pekişir.

Panik Atağın Alt Tipleri
Panik atak yaşayanların hepsi aynı biçimde belirti ve korku yaşamayabilirler. Araştırmalara göre paniğin alttipleri sunlardır;

-KLASİK PANİK
-KOGNİTİF PANİK
-NONKOGNİTİF PANİK
-NOKTURNAL PANİK
-ALEKSİTİMİK PANİK
-GASTRO İNTESTİNAL PANİKLER
-KORKUSUZ (nonfearful) PANİK

Klasik panik: kişide önce çarpıntı, heyecan başlar göğüste sıkışma, sol kola vuran ağrı ve uyuşma görülür. Bununla birlikte hızlı soluk alıp verme ve boğazda düğümlenme başlar. O anda kalbin solunumunun duracağı; kalp krizi geçirileceği hissi oluşur. Yakınlarından kalp krizi geçirenlerde daha sık görüldüğü gözlenmektedir.

Kognitif panik: Bilinç sistemini etkiler. Kendisini tam algilayamama,ruhun bedenden ayrılması hissi.Etrafı sisli,cisimleri uzak farklı algılama baş dönmesi,boşlukta olma hissi görülür.
Ayrıca kontrolün yitirileceği elde olmadan kötü şeylerin olabileceği , aklın kaçırılabileceği bazen ölüneceğinden korkulur.

Nonkognitif panik: Kognitif panikteki belirtiler görülmez .Daha çok bir fenalık , göğüste baskı , çarpıntı hissi olur.

Nokturnal panik: Uykudan ani bir çarpıntı ve korku ile uyanıldığı paniklerdir. Hemen pencere açılır ve hava alınmaya çalışılır uykuda "panikle ölürüm" diye kişinin uykusu kaçar bilinçli olarak uyumamaya çalışır. Zamanla uykusuzluğun getirdiği diğer sorunlarda ortaya çıkar.

Aleksitimik panik: Nöbet nöbet bedensel belirtilerin olduğu bir türdür.

Gastro intestinal panikler: Midede , karında başlayıp göğüse doğru dalga dalga yayılan fenalık hissidir. Boğazda düğümlenme yumru hissi oluşturur. Beraberinde bulantı , şişkinlik , gaz, ishal olabilir. Bu türünün "abdominal epilepsiyle" ayırd edilmesi önemlidir.

Korkusuz (nonfearful) panik: Panik bozukluğun teşhis kriterlerini karşılayan bir durumdur. Buradakı panik ataklarda korku, anksiyete görülmez. Bu gruptakiler nöroloji, kardioloji uzmanlarına daha çok müracat ederler.Tahlillerde ve muayanede hiç bir şey saptanmaz.

Panik Bozuklukla Görülen Diğer Psikiyatrik ve Biyolojik Bozukluklar:

Psikiyatrik bozukluklar:

1- DEPRESYON: Panik hastalarının %40-50'sinde depresyon'da aynı zamanda görülmektedir. Bazen paniklerden sonra, aynı anda yada depresyondan sonra panikler ortaya çıkabilir. Panik atakların hemen ardından da birkaç saat veya bir gün depresif bir görünüm ortaya çıkabilmektedir.

2- AGORAFOBI: %50-70 oranında en sık görülen eş zamanlı bozukluktur. yapılan araştırmada panik bozukluğu olan 3000 hastanın %65'inde agorafobi saptanmıştır.

3- SOSYAL FOBI: %10-15 oranda bulunur. Sosyal, ekonomik; yaşamsal aktivitelerden kendini geri çekme. Yeni ve yabancı insan ve durumlarla karşılaşmaktan kaçma davranışı sosyal fobik kişilerde görülür. Panikte ikincil olarak sosyal fobik özellikler görülüğü gibi, panikli insanın ayrıca bir sosyal fobisi olabilir.
Tedaviyle paniğe bağlı olanlar ortadan kalkar. Sosyal fobi için ayrıca bir tedavi gerekebilir.

4-SOMATOFORM BOZUKLUK: %6-8 arasında eslik eder. Kadınlarda daha fazladır. Sosyo-ekonomik ve kültürel yetersizlik , ırk farkı önemlidir. Yoğun bedensel yakınmalar vardır ve hiç biri fiziksel sebebe bağlanmaz.

5-HIPOKONDRIYAZIS: Sürekli kendini dinleme ve sağlık kitaplarını okuma, hastalıklar bulma; doktor, doktor dolaşma; tahliller yaptırma durumudur. Panik bozuklukta %20-30 oranında eşlik eder.

6-MADDE KULLANIMI: Alkol başlangıçta sıkıntı ve paniği giderdiğinden panikli insanların bir kısmı "alkolle kendi kendini tedavı" yoluna gider. Zamanla bağımlılık gelişir sürekli alkolle dolaşılır ve sabahtan içilmeye başlanır.

Alkol kullanım bozukluğu % 20-25 arasındadır. Diğer maddeler (yeşil reçete ilaçları uyarıcı ve uyuşturucu özelliği olan maddeler vs.) %5-10 oranda değişmektedir.
Manik depresif bozukluk: Depresyon ve onun tam tersi coşma, uçuşma nöbetlerinin (mani) olduğu bu hastalığın panikle görülme oranı %10-12 arasındadır.

KISILIK BOZUKLUKLARI:

-Kaçıngan
-Obsesif-kompulsif
-Paranoid
-Borderline
Kişilik bozuklukları'da % 40 oranda eşlik eder.

Genel anksiyete bozukluğu: Burada sürekli kötü bir şeyler olacağı kaygısı ve " diken üzerinde olma" hali vardır. %15- 20 oranda görülebilir.
Obsesif -kompulsif bozukluk: Takıntı ve saplantıların olduğu (temizlik kontrol, bulaşma takıntıları, tekrarlayıcı davranışlar)

Biyolojik bozukluklar:

1-MITRAL VALV PROLAPSUSU:
Kalp kapakçığı sarkması olan MVP'susu panik bozukluklu hastaların yaklaşık % 40-50'sinde bulunmaktadir. MVP'susunun toplumda görülme sıklığı % 5 ve kadınlarda iki kat daha fazladır. MVP'susunun belirtileri panik bozuklukla benzerdir. Sebep mi? Sonuç mu? olduğu tartışmalıdır.
-Göğüs ağrısı, çarpıntı ile acillere başvuran hastaların % 40'inda panik bozukluğu saptanmıştır.
- Göğüs ağrısı nedeniyle anjiografi yapılan hastaların % 40-60'ında panik bozukluğu bulunmuştur.
Tedavi olmayan panikli hastalarda koroner arter hastalığına bağlı ölümler üç kat daha sık görülmüştür.

2- TIROID BEZI ANORMALLIKLERI:
Panik bozukluklu hastalarda tiroid fonksiyon bozuklukları daha sıktır "hipertiroidi" genel nüfusa göre yüksektir.

3-IRRITABL KOLON SENDROMU:
Bağırsakların aşırı duyarlı olması hali ve bağırsak problemlerinin yaşanması da panik bozuklukla birlikte bulunabilmektedir. Anksiyete tedavisiyle bu hastalar düzelebilmektedir.

4-AKCIGER HASTALIKLARI:
Müzmin tıkayıcı akciğer hastalıklarında %8-20 arası panik bozukluğu bulunmaktadır. (Astım, bronşit, amfizem, allerjik akciğer hastalıkları....)

5- MIGREN:
Migrenli olanların bir kısmında panik bozukluğu olabilmektedir. Baş ağrısı şikayeti olan erkek hastaların %12'sinde, kadınların ise %15inde panik bozukluğu saptanmıştır.

6-EPILEPSI (SARA NÖBETLERI):
Temporal nöbetlerde görülen, korku, yabancılaşma, farklı algılama aşırı sıkılma ve taşikardi gibi belirtiler, panik atakta da görüldüğünden gözden kaçabilir. Ayrıca beynin sağ temporal bölümü alınan insanlarda panik benzeri belirtileri olabilmektedir. Bundan dolayı paniğin "temporalimbik" anormallik olduğu ileri sürülmektedir.

7-BEYIN-DAMAR HASTALIKLARI:
Beyin-damar hastalıkları panik bozuklukta diğer hastalara göre iki kat fazladır. Panikteki tansiyon yükselmelerinin buna yol açtığı söylenmektedir.

Panik Bozuklukta Ortaya Çıkan Diğer Durumlar:

1-Agorafobi
2-Madde bağımlıkları ve kötüye kullanımları. (Amfetamin, kafein, alkol, diazem türü ilaçlar)
3-Hipokandriazis
4-Yaygın anksiyete bozukluğu
5-Sosyal fobi
6-Özgül fobi
7-Obsesif- kompulsif bozukluk
8-Alkol bağımlılığı
9-Organik hastalıklar
- Hipertiroidizim
- Hiperparatiroidizim
- Hipertansiyon
- Feokromasitoma (Böbreküstü bezi hastalığı)
- Vestibüler disfonksiyon (Kulaktaki denge fonks. boz.)
- Kardiak aritmiler
- Konvulsif bozukluklar (Sara nöbetleri)

Panik Bozuklukta Risk Faktörleri (Kimler paniğe daha yatkın?)
-Birinci derece akrabalarında panik ya da başka anksiyete bozukluğu olanlar.
-Sıkıntılı, telaşlı, aceleci, mükemmeliyetçi, insanlar.
-Düşünce ve duyguların yeterince dışarıya yansıtamayan, "içsel insanlar."
-Alkol yada başka bağımlılık yapabilen maddelere yatkınlık ve bağımlılık
-Geçmişinde panik atak diğer anksiyete bozukluklarından bir rahatsızlık ya da depresyon geçirmiş olmak.
-Sürekli baski altinda olmak, engellenmek yada kendi kendini baskılamak.
-Sosyal fobik, kaçingan kişilik yapıları
-Sürekli "verici" davranma "iyilik meleği"gibi davranma "hayır"